Maskenin Ardında
0%
Dizinin yayınladığı akşamın ertesi, lüks bir restoranı kapattıran yapımcı, ekibe özel bir yemek daveti düzenledi. Oyuncular, senarist ve yönetmenin yanı sıra dizinin uyarlandığı kitabın yazarı ve yazarın bağlı olduğu yayınevinin sahibi de yemeğe katılmıştı.
Rüya’nın tam karşısında oturan yayınevi patronu, kartvizitini uzatırken, “Kızım büyük hayranınız,” dedi heyecanla. “Gitmeden bir imzanızı alabilirsem çok sevinir.”
Kartı alıp, çantasına atan Rüya, “Tabii,” dedi nezaketen gülümseyerek.
İkisi konuşurlarken, “İnanamıyorum sana,” diye atladı kitabın yazarı. “Kitaptaki her şeyi değiştirmelerine izin vermişsin. Başrolümün yaşı dâhil!” Dizide yan rollerden birini canlandıran arkadaşını göstererek, “Selin’in bu kadının kızı olması lazımdı. Kalkıp ablası yapmışlar…” dedi hayretle.
Selin, sinirden gözü dönmüş gibi duran arkadaşının kolunu tutup, “Güney…” dedi. “Sonra konuşursunuz yeri değil.”
Güney, Selin’i umursamadan kitabını senaryolaştıran senariste ve dizinin yönetmenine döndü. “Ne oldu? Kitabımdaki kadın karakterin kırk yaşında olması midenizi mi bulandırdı?” diye sordu sertçe. “Önceki dizilerinizde kırk yaşında erkekler, yirmi yaşında sevgili yapınca alkış tutuyordunuz. Tam tersi olunca rahatsız mı etti?”
Yönetmen, huysuzluğu ile nam salmış Güney’in methini duyduğundan kendisini yok saymayı tercih ederken; senarist kibar bir şekilde, “Dinamikler değişmedi ki Güney Bey,” dedi. “Sadece kadın karakteri yirmi dokuz, erkeği yirmi bir yaptık.”
“Aynı şey mi?” diye sordu tiksinerek. “Kitabımın ağzına sıçmışlar bir de diyorlar ki, yok aynı dinamik…” Selin’e dönüp yayınevinin sahibini işaret ederek, “Hadi bu para için satmış,” dedi öfkeyle. “Sen nasıl olur da senaryoyu okuduktan sonra beni arayıp söylemezsin?”
“Telefonunu burada bırakıp Güney Afrika’ya kaçtın! Nasıl arayabilirdim?”
Selin’in cevabına atlayan yayınevi sahibi, “Evet evet, aynen…” diye kendine pay çıkardı. “Ben de o yüzden haber veremedim değişiklikleri.”
Güney, yüzüne alaycı bir gülümseme kondurup, “Bu benim çocukluk arkadaşım, onu bir şekilde affederim… Ama sen hiç konuşma Rıza,” dedi dişlerini sıkarak. “Gerekirse Güney Afrika’ya dedektif yollayıp beni buldurman lazımdı!”
Herkes hayretle dinliyordu konuşulanları. Rıza, rezil olduklarını düşünerek, “Güney…” dedi fısıldayarak. “Bak reytinglerde birinci oldu dizi. Kitap satışlarını da etkileyecek bu…”
“Umurumda mı?” deyip önündeki şarap kadehinden bir yudum aldı. Öfkeli tavrı birden sönmüş gibiydi. “Bundan sonra kitap mitap yok sana. Yirmi dokuz yaşımda erken emekli oluyorum,” dedi umursamaz bir şekilde.
Duydukları yüzünden gözleri fal taşı gibi açılan adam, “Daha devam kitaplarını yazmadığın üç tane seri var! Ne saçmalıyorsun?” diye bağırdı kendini tutamayıp. Herkes susmuş, pinpon maçı izler gibi izliyordu onları. Güney, “Bana ne,” dedi sertçe. “Otur, sen yaz hepsini.”
Selin, durumu kurtarmak ve bir süre birlikte çalışacağı insanlara daha fazla rezil olmamak için, yayınevi patronuna eliyle bir işaret yaptı. Ses çıkarmadan, sadece dudaklarını oynatarak, “Ben ikna ederim,” dedi.
Çenesi sinirden gerilmiş olan Rıza derin bir nefes alıp kafasını salladı Selin’e. Kendini sakinleştirip önüne döndüğünde Rüya ile göz göze geldi. “Kusura bakmayın,” dedi. “Biraz hassas bir döneminde…”
“Seni duyuyorum Rıza,” dedi Güney. “İki ay Afrika’ya kaçtım diye hassas dönemimde mi oluyorum?
“Manyak mısın Güney? Yeni kitabını yazarken yarısında bırakıp evden kaçıyorsun, sonra bir de üste çıkıyorsun!”
“Evden kaçmadım. Senden kaçtım. Şu an yapacağım gibi…” deyip eline aldığı kadehi ile masadan kalktı Güney. Rıza hızla kalkıp onun arkasından giderken, olayları hayretle izleyen Ege, yüzünün düşük olduğunu fark ettiği Rüya’ya sokulup, “Boş ver bu manyağı,” diye fısıldadı. “Bence bu karakteri senden başkası oynayamazdı.”
“Yok, onu takmıyorum zaten. Merak etme,” dedi Rüya.
“Başka bir sorun mu var?”
Ege’ye dönüp birkaç saniye yüzüne baktı. Endişesinin samimiyetini ve yaşadıklarını biriyle paylaşması gerektiğini anlaması kısa sürdü. İyice yaklaşıp, kimse duymasın diye sesini olabildiğince alçalttı. “Deniz’i ziyarete gittim,” dedi. “Ama bakıcısı onu görmeme izin vermedi.”
“Neden?”
“Televizyonda anlattıklarımdan rahatsız olmuş,” dedi. “Kalabalığa girmekten, dikkat çekmekten korkan birini nasıl olur da insanların ve habercilerin önüne malzeme olarak atarmışım… Deniz’i hiç düşünmüyormuşum…” Gözlerini boşluğa dikip, kendini sorgular gibi, “Belki haklıdır, bilmiyorum,” dedi. “Sadece çok canım sıkıldı.”
“Sen yanlış bir şey yapmadın ki…”
“Bakıcı kız gelip; az ömrü kaldı, kimsenin ondan haberi olmadan, kimsenin hayatına dokunamadan öleceği için çok üzgün, deyince ne bileyim… Hak ettiği gibi, herkes onu tanısın istedim.” Kafasını pişmanlıkla iki yana salladı. “Ama belki de düşüncesizlik ettim.”
Ege, Rüya’yı rahatlatacak bir şeyler söylemek istiyor ama yanlış bir şey söylemekten korkuyordu. “Programı izlemiş mi Deniz?” diye sordu olayı tam anlayabilmek için.
“Neyse ki izlememiş. İzlese ömrünün kalanını evden çıkmadan geçirirdi, dedi kız.” Alnını, masadakilerin ne düşüneceğini umursamadan Ege’nin omzuna dayadı. “Bakıcısının bile Deniz’i benden daha iyi anlaması o kadar acıttı ki canımı. Kendime kızmadan edemiyorum.”
Ege, Rüya’nın saçlarını okşamak ve hiçbir şeyin onun suçu olmadığını söylemek istedi ama tam ağzını açacakken Kemal’in sesi restoranda çınladı. “Gençler, geciktim kusura bakmayın!”
Sesi duyar duymaz kafasını kaldırıp, “Sonra konuşuruz,” dedi Rüya fısıldayarak. Ardından kendine çeki düzen verip, sandalyesinde doğruldu.
Masanın en başına oturan Kemal, servis edilmiş yemeklere dokunulmadığını fark edince, “Yahu yesenize siz, beni niye beklediniz?” dedi gülerek. Ardından, her zamanki tez canlılığı ile kendi tabağındaki eti kesmeden eliyle alıp ağzına atıverdi. Kocaman lokmayı güçlükle çiğnerken, “Acıkmışım,” diyordu kendi kendine. “Poyraz…” Hemen yanında oturan asistanı, panikle yemeğini bırakıp patronuna döndü. Kemal, cevabını bildiği soruyu keyifle ve yüksek sesle sordu. “Dizi dün kaçıncı olmuştu?”
“Her kategoride birinci oldu efendim.”
“Evet arkadaşlar,” diyerek güldü Kemal. “Haftanın en zor günü olmasına rağmen rekor kırarak günü birinci tamamladık.” O gururla arkasına yaslanırken Rüya hariç herkes alkışladı. “Hepinizin emeğine sağlık… Yedi sülalemize ekmek olacak bu iş yemin ediyorum!” İştahla, “Böyle devam,” diye bağırıp koca bir eti daha bu kez çatalına takarak attı ağzına. “Yemin ediyorum harikasınız!” Bir iki çiğnedikten sonra, orada değilmiş gibi görünen Rüya'ya doğru uzattı çatalını. “Tabii Rüya sana ayrıca teşekkür etmem lazım,” dedi. “O programda anlattığın hikâye büyük reklam oldu. Nereden de geldi aklına…"
Titremeye başlayan elleri yüzünden bıçağını yere düşürdü Rüya. Kemal’e, hayal kırıklığı ve öfke ile bakıp, “Hikâye mi?” diye sordu. “Reklam mı?” dedi kendi kendine. Masada birden bir sessizlik oldu. Sandalyesini hırsla geri itip hızlıca masadan kalkarak, “İzninizle,” deyip masayı terk etti.
O uzaklaşırken Kemal etrafındakilere bakarak, “Yanlış bir şey mi söyledim yahu?” dedi endişeyle.
“Hikâye değildi. Gerçekti,” dedi Ege kendince sert bir tonda. Menajeri, bu ani tepkisine uyarı niteliğinde ufak bir dirsek darbesiyle engel olmaya çalıştı.
“Kusura bakmayın Kemal Bey,” dedi Rüya’nın menajeri de ortamı sakinleştirmek için. “Bu aralar biraz duygusal.”
“Ne burcuydu bu Rüya yahu?” diye sorduktan sonra cevabı beklemeden, “Duygusal ve agresif,” diye ekledi. “Bayılıyorum yine de. Otantik bir kişilik... Vallahi çok farklı biri…”
O, kendi kendine lafı uzatırken, Ege kimseye hissettirmeden masadan kalkıp Rüya’nın peşinden gitti.
Lavabonun kapısında uzun bir süre beklediği halde gelen giden olmayınca endişelendi. Kapıyı tıklatıp yavaşça araladı, içeriye bakmadan, “Rüya,” diye seslendi. “Orada mısın?”
“Hayır,” dedi içeriden biri. Rüya’nın sesiydi.
Ege sırtını kapıya yaslayıp aralık kalmasını sağlayarak, “Kemal Bey’i takma, biliyorsun, biraz patavatsız,” dedi. “Ne dediğini bilmiyor işte…” Rüya aniden kapıyı açınca Ege birden içeri doğru devrildi ama dengesini toparlayıp düşmemeyi başardı.
Onun debelenmesini umursamadan, “Yaptığım yanlıştı gerçekten, değil mi?” diye sordu Rüya pişmanlıkla. “Dizi reklamı için çıktığımız programda Deniz'i anlatmam…” Cevap beklemeden umutsuzca sırtını kapının kenarına yasladı. Kollarını göğsünde birleştirip kafasını yere eğdi. “Herkes reklam için yaptığımı düşünüyor.”
“Ben öyle düşünmüyorum. Sen sadece duygularını içinde tutamadın.”
“Duygularım…” dedi kendi kendine. “Gerçekten duygularım kaldı mı acaba?” Sonra birden kafasını kaldırdı. “Kaçalım mı?”
“Nasıl yani?” dedi Ege duyduğu şeyi anlamadan.
“Boş ver kutlamayı da yemeği de... Gidip gerçekten eğlenelim. Kafamızı dağıtalım biraz.”
“Şey... Birileri bizi tanıyabilir. Yani…”
“Hallederim,” diye sözünü kesti Rüya büyük bir özgüvenle. “Sen o işi bana bırak,” derken koşar adım yürümeye başlamıştı bile. Ege’nin olduğu yerde dikildiğini fark edince arkasını dönüp bağırdı. “Geliyor musun, gelmiyor musun?”
Ege hızlı adımlarla Rüya'ya yetişmeye çalışırken kendi kendine konuşuyordu. “Elif beni parçalayacak ama bunu asla kaçıramam.”
***
Oda, tam bir kostüm deposu gibiydi. Bin bir çeşit peruk, farklı kıyafetler, takılar, takma sakal ve bıyıklar... Hayranlıkla etrafı inceleyen Ege, makyaj masasının yanındaki tüylü pufa oturdu. Çekmecede bir şeyler aramakta olan Rüya onun şaşkınlığına gülerek, “Burası benim dönüşüm odam,” dedi.
“Süpermen’in telefon kulübesi gibi bir şey mi?”
“Sayılır.”
“Tam olarak nasıl dönüşeceğiz?”
“Sen, benim nasıl keşfedildiğimi biliyor musun?”
Ege çok ilgili görünmemeye dikkat ederek çocuksu bir tavırla, “Sette makyöz olarak çalışırken yönetmen keşfetmiş diye duymuştum,” dedi. Rüya güldü. “Gerçekten fanımsın demek!”
“Duymuştum dedim. Öyle bir yerlerde okumuş da olabilirim, gözüme ilişmiş... ”
Makyaj masasındaki malzemelere usulca dokunup, “Plastik makyaj uzmanlık alanım,” dedi Rüya gururla. “Sanatımı kullanarak birkaç saat içinde istediğim her şeye dönüşebilirim.” Ayağa kalkıp, peruklardan birini kafasına geçirdi. “Ünlü olduğumdan beri eskiden rahatça yaptığım şeyleri artık yapamıyorum. Ama bazen öyle bunalıyorum ki…” Gözlüklerden birini taktı. “Plastik makyaj, peruk ve birkaç küçük dokunuşla…” Vücut hatlarını değiştirmekte kullanılan aparatların olduğu köşeden hamile karnı görünümlü parçayı alıp karnına yerleştirdi. “Rüya'dan başka birine dönüşüp öyle çıkıyorum dışarı.”
“Harika,” diye bağırdı Ege. Gördüğü şeylerden etkilenmiş, heyecanlanmıştı.
Rüya, karnındaki silikonu çıkarıp peruk ve gözlükle birlikte kenara fırlattı. Ege'nin karşısına oturup, “Söyle bakalım, bu gece nasıl görünmek istersin?” diye sordu.
“Bilmem. Tanınmayayım yeter.”
“Aklıma güzel bir fikir geldi,” diyerek muzip bir şekilde gülümsedi. Masadaki takma sakal ve bıyıkların arasından gri gür bir bıyık alıp Ege'nin dudağının üstüne tuttu. “Kırk yaş birden yaşlanmaya ne dersin?”
“Sen de yaşlanacak mısın?”
“Kendim için başka bir fikrim var,” diyerek bildiği yerden, kendi yüzünden başladı işe. Yumuşak yüz hatlarını, olabildiğince keskinleştirdi. Plastik makyaj hamurunu burun kemiğinin üzerine yerleştirip düzgünce şekillendirdi. Dolgun dudaklarını kapatıcı ile inceltti. Siyah gözlerine mavi renkli lenslerini takıp, değiştirdiği yüzünü hızlıca renklendirdi. Burnuna ve dudağına sahte piercingler yapıştırırken, Ege’nin hayranlıkla izlediğini fark etti. “Sıra sana geliyor, hazır ol,” dedi gülümseyerek.
İşi bitince kalkıp, yüzündeki makyaj sıcaktan bozulmasın diye klimanın derecesini düşürdü. Sandalyeye oturttuğu Ege’nin kusursuz sayılabilecek yüzünü iki eliyle tutarak, alıcı gözle baktı. “Biraz zor olacak…” dedi kendi kendine. Malzemelerini hazırlarken, kendinden emin görünüyordu. “Ama elimden hiçbir şey kurtulmaz, merak etme.”
Ege’nin yüzüne fırçayla sürdüğü özel solüsyonun üstüne, hazırda bulunan plastik bir maske yapıştırdı. Maskeyi, kurutma makinesi ile kuruturken kıkırdıyordu. “Düşündüğümden daha güzel olacak.”
Neredeyse kırk beş dakika boyunca maskenin üzerine makyaj ve rötuş yaptı. Gri bir peruk ve gür gri bir bıyık ile işini tamamladığında karşısında yetmiş yaşlarında biri vardı. Eseriyle gurur duyar gibi, Ege’nin çenesinden tutup detayları inceledi. “Yüzünü hallettik,” dedi gülerek.
Vücut aparatlarının yanına gidip, sahte bir göbek alarak Ege’ye fırlattı. “Üstünü çıkarıp, şunu karnına bağla.” Kendisi için aldığı birkaç parçayı sallayarak, “Ben de bunları takıp geliyorum,” dedi ve hızlıca yatak odasının banyosuna geçti.
Ege, elindeki göbeği evirip çevirirken nasıl göründüğünü merak ederek arkasını dönüyordu ki Rüya banyodan, “Sakın aynaya bakma,” diye bağırınca vazgeçti. Söyleneni yapıp asla sahip olmak istemediği göbeği yerine yerleştirdi.
Rüya, atletik vücudunun aksine, dolgun ve kıvrımlı bir vücutla odaya geri döndüğünde Ege küçük bir şok geçirdi. Bunu birkaç parça dolgu ile nasıl yaptığını anlayamadı bile. Şaşkınlığını belli etmemeye çalışarak eline tutuşturulan gömleği alıp, göbekli vücuduna geçirdi. Rüya’nın elindeki deri ceketi görünce, “Onu da mı giyeceğim,” dedi korkarak. “Bu sıcakta pişerim!”
“Motosikletle gideceğiz. Giymezsen üşürsün.”
“Motosiklet mi?”
“Korkar mısın?”
“Yok canım,” dedi yalandan. “Ne korkacağım.”
Rüya yanına gelip, deri ceketi de giymiş olan Ege’yi baştan aşağı süzdü. “Ben ikna oldum. Bir de sen bak bakalım,” diyerek omuzlarından hafifçe ittirip onu aynaya çevirdi. Ege aynadaki halini görünce ağzı bir karış açık kaldı.
“Nasıl buldun?”
Açık ağzı birden kulaklarına vardı Ege’nin. Aynaya yaklaşıp yüzüne yakından baktı. Ve birden kahkahayı patlattı. “İnanılmaz,” dedi çocuksu bir heyecanla. Rüya'ya döndü sırıtarak. “Kendimi Benjamin Button gibi hissediyorum. Biyolojik olarak yirmi bir yaşındayım. Ama yetmiş yaşında görünüyorum.”
“Ayrıca otuz yaşındaymış gibi rol yapıp, on iki yaşındaymış gibi davranıyorsun.”
“Matematik problemi gibi oldu… Kimlik bunalımı yaşamam, değil mi?"
Rüya anaç bir tavırla ellerini Ege'nin göğsüne koydu. Usulca vurup, “Sadece kendin olarak yapamadıklarını yap ve eğlen, tamam mı?” dedi içten bir tavırla. Ege kafasıyla onayladı. Ona bakarken çekinerek, “Sen de çok farklı oldun. Ama yine de çok güzelsin,” dedi.
Eline aldığı kısa küt siyah bir peruk ile kapıya doğru yürürken, “Olgun erkekler tipim değil. Üzgünüm,” dedi aynı alaycı tavrını sürdürerek.
Peşinden giderken, duyulmayacağına emin olduğu bir sesle kendi kendine konuştu Ege. “Hep bir bahanen olacak, değil mi?”
Birkaç dakika sonra Rüya’nın evinin garajındaydılar. Üzerindeki ceket yüzünden sıcaktan bayılmak üzereydi Ege. Bir yandan da motosiklet fikri aklını başından alıyordu. “Arabayla mı gitsek ya?” dedi çocuksu bir tavırla. “Sanki daha iyi olur.”
“Olmaz… Arabamı tanırlar.”
Garajın köşesinde duran üstü örtülü motosiklete doğru ilerleyip, üstündeki örtüyü hızla çekerek oldukça pahalı ve şık motosikleti gösterdi. “Hem şu anki tarzımıza daha uygun bu...” Gidonda asılı kasklardan birini Ege'ye fırlattı. Kendisininkini de kafasına geçirip motosiklete bindikten sonra, “Atla hadi, ” diye bağırdı.
“Çok hızlı gitmeyeceksin değil mi?” derken neredeyse sesi titriyordu. Arabayı nasıl kullandığını hatırlayınca, yanında tekrar kusmak istemiyorum, diye geçirdi içinden.
“Atla dedim, yoksa seni burada bırakırım.”
Ege panikle kaskı kafasına geçirip motosiklete oturdu. Rüya'nın beline sımsıkı sarılabileceği düşüncesi içini biraz olsun rahatlatmıştı.
Hızlı bir kalkış ve aynı hızla devam eden kısa yolculuğun ardından bir sokağın başında durdular. Rüya peruğunun düşmemesi için kaskını kontrollü bir şekilde çıkarırken, Ege kendini atarcasına indi motosikletten. Kusma refleksinin önüne geçmeye çalışsa da, ekşimiş suratından ne halde olduğu belliydi. Rüya, üstünü başını son kez kontrol edip gülümsedi.
“Hazır mısın?”
“Aşırı hazırım,” derken, eliyle ağzını kapatmaya çalıştı ancak kafasındaki kask izin vermedi. Rüya yüksek topukluları ile dikkatlice yürüyerek yanına gelip kafasındaki kaskı çıkardığında o kadar yakın durdukları için birden heyecanlandı ve midesi daha çok bulandı. Allak bullak suratı durumunu ele vermiş olacak ki, “Sakın suratıma kusma,” diye uyardı onu Rüya. Anahtar sözcüğü duyduğu an yine fena olsa da güçlükle kendini kontrol altına alıp, yalvarır gibi konuştu. “Birkaç dakika o kelimeyi kullanmazsan... Çok iyi olacak.”
Kaskı motosiklete asıp, “Gerçekten çocuk gibisin,” dedi ve koluna girdiği Ege'yi sürükleyerek yürümeye başladı.
Etraftaki herkesin gözü onlardaydı. Ege bunu fark edince sırtını dikleştirip tıpkı Rüya gibi oldukça havalı bir şekilde yürümeye çalıştı. Ancak o sırada yanlarından geçen güzel bir genç kadın yüzüne bakıp gülerek arkadaşının kulağına bir şey söyledi. Kendisi ile dalga geçildiğini anlayınca, heyecanla “Oha!” diye bağırdı. “Dalga geçiyorlar benimle!” Tanınmadan yürümenin verdiği rahatlıkla lunaparka gelmiş bir çocuk gibi heyecanla etrafı izleyerek ilerlemeye devam etti. Rüya da girebilecekleri sakin bir mekân bulmak için bakınıyordu. Nihayet, döndükleri ara sokakta uygun bir yer gördü.
Tam tahmin ettiği gibi tenhaydı içerisi. Kendilerini, bar kısmına attılar. Rüya, alkollü bir kokteyl sipariş ederken, Ege meyve suyu istedi.
“Nasıl hissediyorsun?”
“İnanılmaz!” Heyecanla, Rüya’ya sokulup sesini duyurmak için bağırdı. “Az önce yanımda duran kız suratını ekşitip yanımdan kalktı!”
“Bu mu iyi hissettirdi yani?”
İçeceğinden büyük bir yudum alıp yüksek sesle konuşmaya devam etti. “Evet… Eskiden görüntümün altında ezilirdim. Kasılırdım. Yanlış bir şey yapmaktan korkardım.” Derin bir nefes alıp, kollarını iki yana açarak bara sırtını yasladı. İyice yayılıp keyifle, “İlk kez kendimi bu kadar özgür hissediyorum,” dedi.
Her geçen dakika onu daha da ilginç bulan Rüya, kendi kendine gülümsedi. “Sen çok garip bir çocuksun,” dedi iltifat eder gibi.
“Çocuk değilim.” İtirazının tersine çocuksu bir ifade vardı sesinde. Elini bıyıklarına götürüp, “Seksi bir dedeyim,” diye bağırdı. Önlerinden geçen iki kız Ege’nin söylediği şeyi duydukları için alaycı bir tavırla kahkaha attılar. İyice keyiflenmişti. “Çok güzel ya,” diye bağırdı neşeyle.
Elindeki içkisini hızla bitirip yere zıpladı Rüya. Giderek keyiflenen Ege'nin elini tutup onu dans pistine doğru çekiştirdi. “Hadi biraz dans edelim!”
Ege, gümüş renkli saçlarına taktığı güneş gözlüğünü gözlerine indirdi ve oldukça demode dans hareketleri ile mekânın ortasına doğru ilerledi. İnsanların tuhaf bakışlarını umursamadan deli gibi dans ediyorlardı.
Pistte saatlerce tepindiler, kimseyi umursamadan eğlenip içtikten sonra gülerek çıktılar mekândan. Ege, fazlasıyla terlediği için yüzündeki makyajın bozulmasından endişe ediyor, birkaç saniyede bir yüzüne dokunuyordu.
Kulübün kapısında bekleyen iki adamdan biri, kapıdan çıkan Rüya'ya bakıp ıslık çaldı. Ardından, yüksek sesle, “Manitaya bak, yanındaki moruğa bak... Adalet mi lan bu?” diyerek laf attı. Rüya hızla dönüp, “Ne dedin sen?” dedi öfkeyle. Aldığı tepki hoşuna gitmiş gibiydi adamın. “Diyorum ki yaşıtın birini istersen amcayı morga yollayabiliriz…”
Ege kendi kendine, “Oha, ilk kez portakal ben oldum,” diye mırıldanırken, Rüya’nın adamın üstüne yürüdüğünü fark edince panikledi.
“Kimsin sen?” diyerek adamın göğsünü eliyle itti Rüya. “İlişki bakanı mı? Burada durup kendi sefil hayatını unutmak için başkalarının hayatına mı sokuyorsun burnunu? Ha?” Ege, durumun ciddileşeceğini tahmin ederek, “Sakin ol…” diyerek onu kendine doğru çekti. Sinirden gözü döndüğü için onu umursamadan elinden kurtulup tekrar adama doğru yürüdü ve adamı bir kez daha itti Rüya.
Başta şaşırsa da, bu ikinci hamle yüzünden sinirlenen adam, “Bak kadınsın diye sakin duruyorum ama haddini aşma istersen,” dedi sararmış dişlerini sıkarak.
“Şimdi de o iğrenç dilin benim kadınlığıma mı uzandı?” Adamın üstüne yürümeye devam ediyordu. “Kadınım diye beni güçsüz görüp büyüklük yapıyorsun ha?” der demez, yumruğunu adamın göğsüne geçirdi. Ege bir yandan olaya dâhil olmaya korkuyor, bir yandan da Rüya'yı adamdan uzaklaştırmak için birkaç saniyede bir kolundan tutup kendine doğru çekiştiriyordu.
“Git şuradan bak belan olmayım gece gece…” diyen adamın sesi sakin sokakta yankılandı. Ege, ortasında kaldığı kavgayı nasıl sonlandıracağını bilemeden, çekinerek “Beyefendi siz de yangına körükle gitmeyin canım,” dedi ve öfkeden gözü dönen Rüya'yı belinden tutup havaya kaldırarak adamın yanından uzaklaştırdı. Ege'nin kucağında çırpınırken, “Bırak beni,” diye bir çığlık attı Rüya.
Onu sımsıkı tutmaya devam ederken adamların duyamayacağı şekilde, “Sakinleş lütfen… Yüzümüzü korumamız lazım! İki gün sonra set var,” dedi Ege endişeyle. “Hem polis falan gelirse, kimliğimiz ifşa olur!”
Adam, kenarda durup gülerek olanları izleyen arkadaşına, “Yemin ederim erkek olacaktı bu…” deyince Rüya bir hışımla Ege'nin elinden kurtuldu. “Ne olurdu erkek olsam, ha?” diye bağırıp hemen yanlarında duran çöp konteynırından dolu bir poşet alarak adama fırlattı. Suratında patlayan çöp dolu poşet yüzünden iyice deliren adam, “Ne yapıyorsun lan sen?” diye bağırarak koşmaya başladı. Üstüne doğru gelen adama, ayağından çıkardığı topuklu ayakkabıyı fırlattı Rüya. Alnının ortasına denk gelen sivri topuğun şokuyla olduğu yerde durdu adam. Arkadaşı gelip, “Abi gidelim şuradan, bırak,” dedi. “Delinin biri yüzünden karakolluk olmayalım!”
Rüya ayakkabısının öbür tekini de diğer adama fırlattı. “Ben miyim deli?” diye bağırdı. “Sizin gibiler yüzünden insanlar istedikleri gibi hayatlarını yaşayamıyorlar!” Bu kez iki adam birden üzerlerine doğru yürümeye başlamıştı ki çöp konteynırını çekip, tam bir deli kuvvetiyle adamlara doğru itti.
Ege sinirden adeta çığlık atan Rüya’yı çekmeye çalışırken bir yandan da yüzünü korumaya uğraşıyordu. O sırada mekândan çıkan iri kıyım güvenlik görevlisi, “Ne oluyor burada?” diye bağırdı. Adamın arkadaşı, güvenlik görevlisini görünce, “Gel gidelim, belaya girecek başımız,” deyip; arkadaşını sürükleyerek sokağın ucuna doğru götürdü.
“Bir şey yok abi, küçük bir tartışma çıktı,” dedi Ege çekinerek. Güvenlik görevlisi, yaşlı bir adamın kendisine böyle hitap etmesine tutuldu. “Abi mi?” diye sordu kaşlarını çatıp.
Arkadaşıyla birlikte uzaklaşmakta olan adam, “Siz çıkmayın karşıma başka bir yerde!” diye bağırmaya devam ediyordu sokağın ucundan.
Hâlâ hıncını alamamış gibi yerdeki çöplere tekme attı Rüya, ayakkabısının yanına giderken. Küfür ederek eğilip aldığında topuğunun kırıldığını fark etti. Sinirle ayakkabıyı da yere çarptı. Eline bulaşan çöpün pisliğini üstüne silip, tişörtünü çıkararak konteynıra atı. Üzerinde kalan beyaz askılı bluzu ve çıplak ayaklarıyla yürümeye başladı. Onun bu öfkeli halini korkuyla izleyen Ege, hemen peşinden koşup ceketini omuzlarına örttü.
“Ayakların acıyacak böyle…”
“Bir şey olmaz.”
“Ayakkabı mı alsak bir yerden?”
Yol kenarında duran evsiz bir adamın önünden geçiyorlardı o sırada. Yırtık bir pazar arabasıyla birlikte etrafına dizdiği ıvır zıvırın arasında, eski püskü oldukça kötü halde bir çift kundura çarptı gözüne Rüya’nın. Adamın yanına gidip, yere çömeldi. Ayakkabıları işaret ederek, “Kaça satarsın bunları bana?” diye sordu. Yattığı yerde doğrulan adam, gözlerini güçlükle açarak, “Ne kadar verirsin abla?” diye sordu.
“Yeter mi bu?” derken cüzdanından birkaç tane iki yüz liralık banknotu çıkarmış, sallıyordu.
Adam, kendisinden beklenmeyecek bir çeviklikle yerinden fırlayıp çekip aldı paraları ve nazik hareketlerle ayakkabıları Rüya’ya uzattı.
Ayağına geçirdiği koca kunduraları sürüye sürüye, kendisini köşeden izleyen Ege’nin yanına yürüdü. “Yarışalım mı?” diye sordu aniden.
“Yarışmasak?” Onu bu halde görünce endişesi daha da artmıştı.
Rüya, onu hiç duymamış gibi, parmağı ile sokağın köşesindeki fotoğraf kabinini işaret etti. “Şuraya ilk ulaşan kazanır.” Omuzlarındaki ceketi, üstüne geçirip, “Eğer kaybedersen, bu gece sorgusuz sualsiz ben ne istersem onu yapacağız,” dedi.
“Ya kazanırsam?”
“Eğer kazanırsan sana üç dilek hakkı vere…”
Ege cümlenin bitmesini beklemeden koşmaya başladı. Rüya ve ayağına beş numara büyük gelen ayakkabılar da peşinden… Tam Ege’yi geçmek üzereyken birden yere kapaklandı.
“Rüya, iyi misin?” diye bağırarak geri geldi Ege.
Olduğu yerde dönüp sırt üstü yere uzandı Rüya, burnundan akan kanı elinin tersiyle silerken gülüyordu. “Hiç bu kadar iyi olmamıştım,” dedi neşeyle.
“Burnun kanıyor!”
Gülerek, “Nasıl görünüyorum?” diye sordu. Ardından hiçbir şey olmamış gibi hızla ayaklanıp, Ege’nin elinden tutarak fotoğraf kabinine doğru çekiştirdi. “Hadi fotoğraf çekilelim…”
***
Daha çok emeklilerin yaşadığı sakin bir mahalledeydiler. Ege, Rüya’nın onları gecenin dördünde neden oraya sürüklediğini düşünürken aklına Deniz geldi.
“Onun evi mi?” diye sordu çekinerek.
Rüya, “Evet,” deyip, kendini geriye doğru bırakarak sırt üstü uzandı kaldırıma. Birkaç saat önceki neşesinin yerinde yeller esiyor, kederden ölecekmiş gibi görünüyordu. Ellerini yüzüne kapatıp, “O kadar pişmanım ki…” dedi ağlamaklı bir sesle.
“Anlattığın için mi?”
Ellerini yüzünden çekip, “Hayır,” dedi. “Altı yıl önce ondan ayrıldığım için.” Kafasını iki yana sallarken, göz pınarlarında bekleyen yaşlar yanaklarından düştü. “Onun için böylesi daha iyi olur diye düşünmüştüm. Ama belli ki yanılmışım.” Ege, destek olabilmek için Rüya'nın elini tutup sıktı yavaşça. “Geçmişe dönebilsek, ne olursa olsun onu bırakmazdım…” dedi elini çekerken. Sanki kendinden utanır gibi, tekrar yüzünü kapattı. Gözyaşları, parmaklarının arasından süzülürken sessizce mırıldanıyordu. “Kendimden nefret ediyorum.”
“Öyle düşünme… Bazen bize doğru gelen şeyler, zaman geçtikçe yanlışmış gibi hissettiriyor. Evet… Ama eminim ki, şu an geçmişe dönsek yine aynı şeyleri yapardık. O günün şartları... O günün hissettirdikleri... O günkü biz... Bunlar hiçbir zaman değişmeyecek.”
Rüya, cevap veremedi. Yattığı yerden kalkıp, tam karşısına oturdukları Deniz’in evine baktı. Pencerede bir gölge vardı. Onun, Deniz’in bakıcısı olduğunu anladığı an kalbi hızlandı. Ege’ye dönüp, “Sen eve git,” dedi. “Ben, Deniz’i görmeyi ne kadar çok istediğimi gösterene kadar burada duracağım.”
“Emin misin?”
Rüya’nın sesi bu kez sertti. “Git dedim!”
Çaresizce oturduğu yerden kalktı Ege. Birkaç adımda bir arkasına dönüp, Rüya’ya bakarak yürüyordu. Sokağın sonuna varmak üzereyken, karanlık bir köşeye sinip onu izledi bir süre. Endişeleniyordu. Aynı saniyelerde pijamalı bir kadın çıktı evin önüne. Deniz’in bakıcısı olmalıydı.
“Umarım görürsün onu,” dedi dua eder gibi. Arkasını dönüp, nereye gittiğini bilmeden yürümeye devam etti.
***
Sabahın beşinde, Ayça’nın evinin önünde buldu kendini Ege. Yüzünde giderek ağırlaşan plastik makyaj ve artık kafasını sıkmaya başlayan peruk ile yetmiş yaşında biri gibi görünüyordu hâlâ. Zili çalarken, “Umarım beni tanır,” diye geçirdi içinden. “Hayır, umarım tanımaz,” diye düzeltti hemen. Çünkü Ayça tanırsa, kendisini gören herkes tanımış demekti.
İki üç kez çaldığı zil işe yaramayınca kapıyı tıklattı. Birkaç saniye sonra, uykudan yeni uyandığı belli olan Ayça, güvenlik zincirini takıp kapıyı açtı. Kapının küçük aralığından uykulu gözlerle baktı. Kaşlarını çatıp, “Buyurun?” diye sordu korkarak.
“Benim,” dedi Ege.
“Pardon, kimsiniz?”
“Ege.”
Ayça birkaç saniye gözlerini kırpıştırdıktan sonra zincirli kilidi çıkarıp, kapıyı açtı. “Sen? Bu ne hal?”
“Girebilir miyim?” deyip cevabını beklemeden içeri daldı Ege. Kapıda kalakalan Ayça, kendi kendine söyleniyordu. “Bu ne biçim kâbus ya? Hayır, kâbus olmak için fazla gerçek… Kaç yıl uyumuş olabilirim ki?”
***
Ege ayaklarını balkondan sarkıtmış yüzünü demirlere dayamış oturuyordu.
“Doğru mu anlamışım…” dedi Ayça şaşkınlıkla. “Dün akşam Rüya ile kılık değiştirip eğlenmeye çıktınız. Rüya adamın birine saldırdı. Sonra evsiz bir adamdan kundura ayakkabı satın aldı. Sonra düşüp burnunu kanattı. Sonra birlikte eski sevgilisinin evinin önüne gittiniz... Ve sen bu maceranızı anlatmak için evine bile uğramadan sabahın beşinde bu kılıkta yanıma geldin.”
“Doğru,” diyerek üzgün bir şekilde onayladı Ege.
“Kafayı mı yedin sen?”
“Anlatacak başka kimsem yok.” Yüzünü balkon demirlerine çevirip iç çekti. “Çok aşığım…”
“Ege, ben senin eski sevgilinim. Farkındasın değil mi?” Durumun tuhaflığını daha iyi anlamasını sağlamak için tane tane tekrar etti. “Hatta daha doğru bir tabirle... Ben, senin, iki yıl önce, tek bir mesajla terk ettiğin… Ve seni hâlâ tam olarak affetmemiş olan eski sevgilinim.”
Kafasını demirlerden çekip yüzündeki plastik makyajı mıncıklamaya başlayan Ege, “Bunlar nasıl çıkacak?” diye sorunca, Ayça birden ona ayak uydurarak sakinleşti. “Ne bileyim ben, çekince çıkmıyor mu?”
Ege, ayaklarını balkon demirlerinden çıkararak, dizlerinin üstünde Ayça’ya doğru yaklaştı. “Denesene…” dedi yanağını uzatıp.
İsteksizce yanağından sarkan hamurumsu parçayı tutup, çekti. Elinde kalan deri kılıklı şeye bakarak, “Bu böyle olmayacak,” dedi. “Ben telefonumu alıp, geliyorum… Bir araştırayım bakayım nasıl halledebiliriz.”
Yatak odasına gitmiş telefonunu ararken, kapı zilinin tekrar çalması ile yerinden sıçradı. “Kim yine bu?” dedi telaşla. Koşarak kapıya gitti. Delikten bakınca Mert’i ve Cenk’i gördü. Şaşkınlıkla açtığı kapının önünde duran Mert, “Kusura bakma rahatsız ettik sabah sabah…” dedi çekinerek. Onun aksine panik halinde olduğu belli olan Cenk “İyi misin sen? Kim o amca?” diye sordu. Ayça durumu anlayınca güldü ve hiçbir şey söylemeden, “Ege buraya gel,” diye bağırdı içeriye.
“Ege derken?” diye sordu Cenk.
Yarısı soyulmuş makyajıyla yanlarına gelen Ege’ye kocaman gözlerle bakıp, “Televizyon,” dedi hayretle. “Gerçekten insanı olduğundan farklı gösteriyormuş…”
Ayça, durumu açıklamak için, “Plastik makyaj yapmışlar da…” dedi. “O yüzden böyle.”
”Merhaba,” diyerek elini uzatan Ege, çocuklarla içtenlikle tokalaştı. “Memnun oldum.”
Cenk, Ayça’ya göz kırparak, “Keşke Hülya da bu halini görseydi,” dedi aralarındaki gizli şakaya gönderme yaparak.
“Şu an sen öndesin,” diye cevap vererek durumu anlamadıkları için tuhaf tuhaf bakan Ege ve Mert’e döndü Ayça. “Aramızda bir şey…”
Mert bir adım geri çekildi. “Boşuna panik yarattın,” dedi Cenk’e hafiften sitem ederek. Karşı kapıya, evine yöneldi ve arkasını dönmeden ekledi. “Size iyi eğlenceler…”
Ayça birden atıldı, “Eğlence değil ya...” dedi aceleyle. “Dertleşmeye gelmiş. Birine âşık olmuş da… Yani aramızda öyle eğlencelik bir şey yok…"
“Anladım. İyi sabahlar,” deyip gülümseyerek içeri geçti Mert. Cenk de arkasından gidip, eliyle minik bir veda hareketi yaparak kapıyı kapadı.
Ayça derin bir nefes alıp, kafasını kapıya yasladığında Ege sırıtıyordu.
“Bana bak…” dedi tatlı tatlı. “Sen bu uzun boyludan hoşlanıyorsun!”
Kapıyı kapatıp, odaya giren ve parçalanmış makyaj yüzünden oldukça garip görünen Ege’nin arkasından geldi Ayça.
”Saçmalama.”
“Ben anlarım. Yanlış anlayacak diye panikledin!”
"Bak...” dedi Ayça, Ege'yi çekip halıya oturturken. “Seninle arkadaş olmayı deneyebilirim. Ama ağırdan alalım olur mu?” Ege’nin yüzündeki makyajdan bir parçayı çekip, kopardı. “Bir anda eski sevgilimle gönül meseleleri konuşmak istemiyorum.”
“O da senden hoşlanıyor bence. Baksana, hemen kontrole gelmiş.”
“Ne alakası var ya?” diyerek gözlerini kısıp, Ege’nin yüzündeki bıyığı çekip çıkardı. “Sadece çok iyi bir çocuk... Ayrıca kayıp da olsa bir sevgilisi var.”
“Kayıp sevgili mi?”
“Birkaç ay önce kız arkadaşı kaybolmuş.”
“Hadi ya... Üzüldüm. Zor olmalı.”
“Zor...” derken bir parça da boynundan kopardı.
“Ayça… Ben ne yapacağım?"
“Ne konuda?”
“Rüya…" İçini çekti. “Çok aşığım ben galiba. Ama o sanırım eski sevgilisini unutamamış.”
“Ne garip değil mi? Ben birinden etkileniyorum. Çocuk kayıp kız arkadaşını unutamıyor. Sen birine âşık oluyorsun... Ölmek üzere olan eski sevgilisini düşünüyor.” Elinde biriken yaşlı surata ait lateks parçalarıyla oynamaya başladı. “Vicdanımız ve hislerimiz arasına sıkıştırıyor hayat.”
“Sence ne olacak?”
“Ne bileyim ben.” Artık çöp olan makyaj şaheserinin kalıntılarını sehpaya bıraktı. “Umarım herkesin mutlu olacağı bir mucize olur.”
“Deniz iyileşsin, ama Rüya bana âşık olsun,” dedi Ege. “Kayıp kız bulunsun, ama kayıp olduğu süreçte başkasıyla evlenmiş falan olsun.”
“Ne saçmalıyorsun sen?”
“Ne bileyim ben. Uykusuzluktan saçmalıyorum işte.” Ayça, yüzündeki son kalıntıları da temizlemeye çalışıyordu o sırada. “Ben seni gerçekten çok özlemişim biliyor musun?” dedi Ege birden. “Sen benim sadece sevgilim değildin. Aynı zamanda en yakın arkadaşımdın. Seninle ayrıldığımızda, en yakın arkadaşımı da kaybettim ben.”
“Salak çocuk…” dedi anaç bir tavırla. Kollarını iki yana açtı. “Gel buraya.” Barış ilan etmiş gibi sımsıkı sarıldılar. Ege, yanağı Ayça'nın omzundayken onun yüzüne baktı. “Bak uzun çocukla ilgili her gelişmeyi bana anlatacaksın tamam mı?”
“Ben bu hayata birilerinin kankası olmak için mi geldim acaba ya?”
Ege kafasını kaldırıp fotoğraf kabininde çektikleri polaroidi çıkardı cebinden. “Sence yakışıyor muyuz?”
Ağzı burnu kan içinde olan Rüya ve yaşlı Ege’nin fotoğrafına bakıp alaycı bir tavırla, “Vay be…” dedi Ayça. “İnanılmaz bir çift olmuşsunuz.”
Kendi kendine gülerek halıya yattı Ege. Kanepenin altında, deste halinde duran kayıp ilanlarını görünce, Ayça’nın kendisi için yaptırdığı ilanlar olduğunu düşünerek birini aldı. Kâğıttaki yazıyı okuyup fotoğrafa bakınca aniden doğrulup, “Bu ne?” diye sordu.
“Mert’in kız arkadaşı,” dedi Ayça, “Kayıp olan.”
“Ayça…” dedi Ege yutkunarak. “Ben bu kızı gördüm. Hem de iki kere!”
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapın.