“SENDEN SONRA”
0%
MERT
GÜNÜMÜZ
Üç ay. İçimde devasa bir boşlukla geçirdiğim doksan gün…
Defne, o metroda beni sessiz bir vedayla terk ederken yanında götürmüştü içimi. Benden, etten kemikten bir parça çalıp geriye ışıksız bir boşluk bırakmıştı. Defne’yi ararken bir yandan da kayıp parçamı aradım ben, günler ve geceler boyunca… O kayıp parçanın kabuslarımda lime lime edildiğini gördüm defalarca kez, uykudan uzaklaşmam da bu kabuslardan kalma bir tahribattı. Gece canavarları benden çalınan parçayı lime lime edip, boğazıma dizerek iade etmişlerdi sanki. Aylardır boğazımda bir yumruyla yaşıyordum. Defnenin özümden yarattığı, çirkin, eciş bücüş bir karabasanla…
Kulağımda durmayan bir uğultu, zihnimde Defne'nin yumuşacık sesine karışan ve kötü senaryolar üreten çirkin sesler, ihtimallerin talihsizliği… Defne nerede sorusunun ruhuma kattığı huzursuz cevaplar; Bir noktada etten kemikten bir huzursuzluğa dönüştürmüştü beni. Baştan ayağa korkmuş, kendini yitirmiş, gözünü dahi kırpmadan ölümü tercih edecekken arafta bırakılmış, hüznü boyunu aşmış bir enkazdım, tam doksan gün ve doksan gece!
Bedenim içimdeki büyük aşka ve hüzne karışmış olan o çirkin kaosla yaşamaya alışmıştı ama ruhum için o kadar da kolay olmadı. Göğüs kafesimin içinde atan o kırmızı organ, sahip olduğu tüm kanı ruhuma pompalıyordu sanki, bedenim avare gibi, atmayan bir kalple dolaşıyordu görünürde. Ama içimdeki o ruh… Kötücül bir vampir gibi benim kanımla besleniyor, her saniye daha da güçleniyor ve canımı acıtana kadar yerden yere vuruyordu kendini.
Sergi salonunun içi, loş ışıklar altında ağır ağır dönen bir rüya gibiydi. Duvarlardaki kareler kafamın içindeki binlerce sorunun tek cevabı gibi yan yana asılmışlardı. Ve o karelerin tam ortasında, gözleriyle zamanın akışını durduran o bakış...
Onu bulduğumda, gözlerimiz yeniden birbirine değdiği anda, durmuş zaman tekrar akmaya başlayacak gibi geliyordu aylardır. Ama şimdi, o metroda kaybolduğunda duran zaman sanki mümkünmüş gibi biraz daha durdu.
Birkaç uzun saniye boyunca, etrafımdaki seslerin hiçbirini duyamaz oldum. Ardından tüm sesler aynı anda ve aynı süratle geri döndüler. Kalabalığın uğultusu kulaklarımda değil, içimdeydi. İnsanlar, galerinin duvarlarına asılmış anıların etrafında toplanmıştı. Herkes bir hikâyeye tanıklık ediyormuş gibi hissediyordu muhtemelen, ama benim önümde duran tablo… Belki de görüp görebilecekleri en üzücü aşk hikayesiydi:
Kaybettiği sevgilisini ararken kendini kaybeden genç birisi, aslında kaybolmayan usulca terk eden, hikayenin diğeri açısından nasıl işleyeceğini hiç düşünmeden, onlara arafta kalmış bir son yazan başka birisi daha. İsimleri yok, kimlikleri, yüzleri, kim oldukları önemli değil artık. Biri vazgeçti, değeri kaybetti kendini. Yok oluş biçimleri belki, hikayeyi böylesine hüzünlü kılan.
Şimdi, birkaç metre ötemdeki hüzünlü tablo bana bakarken o yumru, boğazımdan göğsüme doğru inmeye başlamıştı. Tekrar görmek için yanıp tutuştuğum o bir çift göz gözlerime değdiği an bin yıl düşünsem de varlığına ihtimal vermeyeceğim bir duyguyla yanmaya başladı vücudum;
Öfke...
Kalbim ruhumu serbest bırakıp yeniden vücuduma kan pompalamaya karar verdi. Dudaklarım ve omuzlarım, aynı anda titremeye başladılar.
Defne, sanki yakasına yapışacakmışım gibi endişeli ifadesiyle, ağlayarak geriye küçük adımlar atıp arkasındaki çerçeveye sırtını yasladığında istemsizce bir adım attım ona doğru. Sanki, adımları benden kaçmayı alışkanlık haline getirmişti… Kaçışlarıyla nam salmış biri, hikayenin kötü karakteri, ismi cismi yok, yalnızca ardında bıraktığı enkazla müsemma, yanlış adımlar atıyor hala…
Kalbim, sanki bedenime sil baştan alışıyordu, orada geçirdiği uzun yıllara karşılık ruhumdaki doksan gün daha uzun geçmişti sanki onun için. Aynı ritme sahip değildi artık. Eskiden her atışta onun adını vücudumdaki her hücreye yayan kalbim, buz gibiydi şimdi. Soğuk nefesim göğsüme sıkıştı, sustuğum ve susturulduğum her şey, yeni bir yumru peyda etti boğazımda. Gözlerim, burnumun ucunu acı acı sızlatan gözyaşlarıyla bulanıklaştı ama tek bir saniye bile kırpmadım gözümü. Aylar önce gözümü tek bir saniye ondan çektiğimde yok olduğundan değil, onu kaybetmemek için değil… Sadece bir kez daha gerçekten onu görüp görmediğimden emin olmak için...
Aylarca zihnimin içinden çıkmayan yüzü, şimdi karşımdaydı. Birkaç adım ötemde... Saçlarını kesmiş, boyamış, üzerine hiçbir zaman giymediği türden bir kıyafet giymişti… Saçından tırnağına kadar tanıdığım Defne, benden kaçarken, kendinden de kaçmıştı sanki... Ve beni aylarca süren bir işkenceyle baş başa bırakmak pahasına terk ettikten sonra, belki de hiç beklemediği bir anda, oracıkta kapana kısılmıştı...
Ama bir tek yüzü… Değişmemişti hiç. Ondan önce uyanıp onu izlediğim sabahlarda olduğu gibiydi. Allak bullak hissetmeme neden oldu tezatlığı. İçimdeki o eski sabahların yokluğuyla küflenen boşluklarda tepiniyordu değişmiş görüntüsü. Benim Defne'm... Benim hatırladığım gibi değildi. Ama bir o kadar da eski sabahlarımıza benziyordu…
Kalabalığın gürültüsü bir sis perdesine döndü, kulağımdaki uğultu kafamdaki seslerle birleşti ve diğer her şeyi sildi.
Salonun ortasında yalnızca ikimiz kaldık.
Hayalini kurduğum gibi ona uzanmadım. Bir şey söylemedim. Gülümsemedim. Ona koşmadım. Sadece yüzüm her saniye buz gibi soğurken, uzun uzun baktım ona.
Suçlu gibi sindiği köşede belki adımı mırıldanıyordu. Belki bahanelerini sıralıyordu. Belki... Beni aslında hiç sevmediğini söylüyordu küçük harflerle. Duymadım. Dudaklarının kıpırtısı, hiçbir şey ifade etmedi benim için. Sanki birazdan kıyamet kopacak, içinde bulunduğumuz dört duvar başımıza yıkılacaktı ve artık hiçbir şeyin önemi yoktu. Zaten hikayedeki karakterlerin ismi de silikleşmiş, yalnızca kaçışlar ve enkazlar kalmıştı geriye.
Bakışlarım istemsizce, sindiği tabloya kaydı. Tanımadığım ölü bir adamın fotoğrafı... Tıpkı benden kaçıp ona sığındığı gibi, şimdi de oradaki hayaletine sığınmıştı.
Burnumdan soluyarak güldüm. Onun binlerce fotoğrafını çekmiş, ona sergi açmıştım... Şimdi o, benden sakladığı ve kaçtığı dünyasındaki bu adam için açtığı sergide, sanki ağlaması tüm sorunları çözecekmiş gibi bir şevkle, hüngür hüngür ağlıyordu. Sırtını, yalnızca birkaç dakika önce adının Deniz olduğunu öğrendiğim genç adamın göğsüne yaslamıştı bir kez daha. Ben uzun bir zaman boyunca kendimi Defne’nin güvenli limanı sanırken o… Deniz’i seçmişti sığınmak için.
Öylece birbirimize bakıyorduk. Sanki birkaç adımlığına dahi yaklaşsak birbirimize, benim öfkem onun gözyaşlarına karışacak, eğreti bir yangın çıkaracaktı galerinin orta yerinde. Kulaklarımdaki uğultu hiçbir anlama gelmiyordu, sanki bilinmeyen bir dilde yazdıkları şarkıyı icra eden dilsiz bir koro gibi… Belki de bu sesleri duyan kulağım değildi bile. Zihnim üretiyordu hepsini, boş kalıp delirmemek için. Defne’nin dudakları tekrar kımıldanmaya başladı. Ortamızdan insanlar geçiyor, bizi sık sık ikiye üçe bölüyor, fakat Defne’nin gözlerime sabitlenen yaşlı gözleri kıpırtısız biçimde bakmaya devam ediyordu bana. Ve durmaksızın konuşuyordu şimdi, dilsiz koroya katılmış, duyamadığımı bildiği şeyler söyleyip rahatsız edici uğultuya katkı sağlıyordu.
Geçmiş ve gelecek bir olup beni ucunu bucağını göremediğim bir kara deliğe çekti. O anda yoktum. O anda... Beni sevmiyordu. Anda kalmayı, anı yaşamayı seven yirmili yaşlarında bir gence yapılacak en büyük kötülüktü an'ı ona düşman etmek... Ama karşımda duran o küçük yüz... Sanki onu ben üzmüşüm gibi hüngür hüngür ağlayan ilk gerçek aşkım, bunu başarmıştı. Beni dünyanın en üzgün insanına dönüştürdüğünden habersizmişçesine, yüzsüz gözyaşları döküyordu dakikalardır.
Sesler geri döndü. Bana, kendilerinin zihnimin ürettiği sahte şeyler olmadıklarını ispatlar gibi somut hale geldiler. Kulaklarıma çalınan anlamlı birkaç kelime ve cümle, beni gerçek dünyaya döndürdü. Gözlerim başka yüzleri de görmeye başladı, dayanak olanın haricindeki diğer tabloları da… Bunu ben istemedim. Algılarım tarafından içgüdüsel bir ihanete uğradım. Göğsümde kabaran öfke, kendini bana doğrulttuğunda başım döndü. Gerçekler de geri gelmişti, etrafımdaki duyumsamaların peşine takılıp. Öfkem… En başından beri kendimeydi. Beni enkaza çeviren kişi de bizzat bendim. Yaşamayı başaramayan, korkakça kabuğuna çekilen ruhum…
Defne, bana doğru bir adım attığında bu kez ben bir adım geri çekildim. O bana geliyor, ben kaçıyordum şimdi de. Ben onu ararken, o yok olmuştu ya... Belki hayatın bizden istediği buydu diye düşündüm. Ben ondan kolay kolay geçemezdim çünkü. Epey çaba göstermesi gerekmişti evrenin... Ya da Defne'nin...
Başardın, diye geçirdim içimden o bana doğru küçük, korkak adımlar atarken. Artık bana doğru gelmeni istemiyorum...
Arkamı dönüp, kapıya doğru yürümeye başladım. Ayaklarımı izleyerek, hiç acele etmeden... Ne adını yeni öğrendiğim o adamın fotoğraflarını, ne gelen konukların üzgün ve hayran yüzlerini ne de Defne'nin gözyaşlarını görmek istemiyordum, buna tek bir saniye daha katlanacak halim kalmamıştı. Görmek istediğim tek şey, ayaklarımdı... En başından gitmesi gereken, ama dönüp dolaşıp Defne'nin ayak izlerine takılıp düşen, o yalancı izleri aylarca, bulduğu her izbede arayan ayaklarım... Sonunda özgür kalan, istediği yere gidebilecek güçlü ayaklarım...
Dışarı çıkarken kapının arasına taş koymadan eşikten atlayabilen... Defne'yi sokak sokak aramak için değil, tekrar keşfetmeye karar verdiği için yürüyen ayaklarım... Dünyada yalnızca Defne’nin olmadığını, dünyasını ondan ibaret kıldı diye geri kalan güzelliklerin bir hiçmiş gibi yok olmadıklarını sonunda anlayan ayaklarım…
Benimkiler dahil tüm ayak seslerini bastıran kalabalığın uğultusuna rağmen, Defne’nin birkaç metre arkamdan gelen sert adımlarını duydum sesinden önce. Koşuyordu. Beni yakalamaya çalışıyordu. Ayak sesini tanırdım, hele koşuşturduğu anlarda... Kaç kez aklımda canlandırdıysam metrodaki o son koşuşunu... Kendine has melodisi bile aklımdaydı.
“Mert dur, ne olur...”
İlk kez sesini duydum. Aylar sonra. O sesi zihnimde binlerce kez duymuştum zaten. Banyoda duşun altında, çarşaflara sinmiş teninde, eski bir mesaj bildiriminde... Binlerce kez farklı konuşmalar hayal etmiştim onun ağzından. Birinde, endişeli, masum sesiyle onu kaçıran kötü adamdan bahsediyor, yaşadığı cehennem günlerini anlatıyordu. Diğerinde ben yanında yokken ne kadar savunmasız, yalnız hissettiğini söylüyor ve beni öpüp kokluyordu. Hayali ilk karşılaşmaların her biri, gerçeğinin yakınından bile geçmeyecek kadar huzurlu, şefkatli ve saf sevgiyle doluydu. Ama bu defa gerçeğiydi. Ve bir o kadar da sahteydi.
Sesini duymak istemiyorum... Sesini duymak istemiyorum... Sesini duymak istemiyorum!
Defne’nin gözyaşlarına karışan sesi havada asılı kaldı. Sesinin bile bana değmesini istemiyordum. Kapıdan dışarı çıkar çıkmaz sağa doğru döndüm. Adımlarım, o an için nereye gittiklerini bilmiyorlardı. Bildikleri, istedikleri tek şey Defne nerede yoksa oraya gitmekti. Ne ironi ama…
Bir saniye dahi durmadan devam ettim yürümeye, ellerim ceplerimde, gözlerim karanlıkta, aslında bakmadığım bir noktaya saplanmış gibi. Acelem yoktu. Defne’nin ayak sesleri hızlandı. Omzumdan tuttu, çevirmeye çalıştı beni. Direnmedim. Sanki bir boşluk tarafından çevriliyordu bedenim. Görmedim.
Görmek istemiyorum... Yüzünü bir daha görmek istemiyorum Defne…
“Beni bir dinle…” Defne hıçkırıklarının arasından zar zor çıkarabildi kelimeleri. Sanki o hıçkırıklardı tek yardımcılarım, beni Defne’den azat etmeye ant içmiş gibi, gittikçe daha da yoğunlaşıyorlardı. Düzensiz nefesleri boynumu yaktı. Her kelime bir çığlık gibi düşüyordu dudaklarından, her kelime, günlerce koşmuş kadar yoruyordu onu. “Yemin ederim düşündüğün gibi bir şey değil. Biliyorum, hatalıyım... Biliyorum-” Bakışlarım üstündeydi ama bir yandan da bakmıyorlardı hiç ona. Yüzümün sahip olduğu her mimik, donmaya yüz tutmuş gibi, küçük buz kütleleri haline gelmiş, uyuşmuşlardı. Defne ilk kez gördüğü bu yüze bakarken sessiz kaldı birkaç saniye. Yüzünde oluştuğunu tahmin ettiğim hayal kırıklığını görmedim, ona doğru bakıyor olmama, bu kadar yakınımda olmasına rağmen. Etrafımızda yankılanacak kadar yüksek bir hıçkırıkla başını öne doğru eğdi biraz sonra. Omzumdaki eli, zayıflamış bir sonbahar yaprağı gibi yere düştü. “Bırak konuşayım…”
Elinden kendi elleriyle kurtarmıştı beni. Bir kez daha, benim hiçbir şey yapmama gerek kalmamıştı. ‘Defne’nin olmadığı herhangi bir yer’ adlı yoluma dönüp yürümeye devam ettim usulca. Adımlarım bile soğuktu…
Hiçbir bahanen, içimi soğutmayacak Defne... Duymak istemiyorum.
İçimde binlerce kelime birbirine çarpıp parçalanıyordu. ‘Neden?’ diye bağırmak ister miydim acaba o an? ‘Neden...’ Ama iç sesimi bile susturmuştum sanki, ne istediğimi öğrenmek konusunda bile izin vermiyordum kendime. Çünkü acabalı kelimelerimden birini bile bağırsam, yüzüne doğru haykırsam, onu affetmek olurdu sanki. O sessizce gitmişti benden, ben arkasından bağırmış, adını haykırmıştım. O hıçkırarak, etrafımızda yürüyen insanlardan çekinmeden adımı seslenerek dönmüştü bana, ben… Dilim dahil her şeyimle, neredeyse iki metrelik bir buz parçasına dönüşmüştüm.
Defne peşimi bırakmamakta kararlıydı. Ben, sakin adımlarımla insanların yanından geçerken, onun sert ayakları bir kırbaç gibi dövüyordu yeri. Çırpınırcasına koşan adımlar… Yıllarca yavaş adımlar atmıştım onun yanında yürümek için, kısa bacakları benim uzun bacaklarıma yetişmeye uğraşmasın diye, küçük küçük atmayı öğrenmiştim adımlarımı. Her şey gibi bu da ters yüz olmuştu işte. Şimdi o benden çok daha hızlı yürüyordu kısa bacaklarına rağmen. Ben ilk kez onun yanında yürümek için değil, sakince ondan kaçmak için yavaş adımlar atıyordum. Yanımdaki yoldan onlarca taksi geçti. Her seferinde atlayıp gitmeyi istedim, ama yapamadım sebebini bilmeden. Sonra… Birkaç metre ötemdeki metro istasyonunu gördüm ve anladım ruhumun benden Defne hakkındaki son isteğini; onu kaybettiğim karanlık delik… Ona veda edeceğim son yer olmalıydı. Ona söyleyeceğim herhangi bir sözü, iyi ya da kötü herhangi bir tepkiyi hak etmiyor olabilirdi ama en azından… Gerçek bir vedayı hak ediyordu/k.
Defne hala nefes nefese koşuyordu arkamdan. Elini öne doğru uzattığında bu kez de kolumu tuttu. Yavaş yavaş aşağı iniyordu sanki, bir sonraki hamlesinde bacağı zor kurtaracaktık anlaşılan… İlk kez gülesim geldi. Hatta neredeyse omuzlarım sallanmaya başlayacaktı, sinirlerim öyle bir bozulmuştu ki… Sahip olduğum cezalandırma içgüdüsü bu kadar yoğun olmasaydı, sokağın ortasında dikilir deli gibi gülerdim o an, kendi kendime.
“Beni dinleyene kadar bırakmayacağım seni. Ne olur...” Defne’nin sözleri benim alaycı içimin anti tezi gibiydi. Üzüntüden harap etmişti kendini. Bana üç ay boyunca yaşattığı her harabe gün gibi yani… Ona neden acımam gerekiyordu? O bana acımış mıydı giderken?
Döndüm, yüzüne baktım, arkalı önlü yürümeye başladığımızdan beri ilk kez. Sahip olmaktan gurur duymadığım, binlerce kelime kullansam tasvir edemeyeceğim o boşlukla baktım. Gözlerimde bir zamanlar onun için yeşermiş olan tüm renkler solmuştu. Bir yabancı gibi. Bir yargıç gibi. Ve sonra kolumu yavaşça çektim. Üzerine basarak değil, kendimi ondan kopararak. Usulca.
Metronun yürüyen merdivenlerini adımlayarak inerken Defne yılmadan takip ediyordu beni. Nereye gittiğimi görmemiş miydi? Hiç utanmıyor muydu, benimle bir kez daha bu istasyonda yan yana dikilmekten? Gittiği günü hatırlatmıyor muydu ona, etrafımızdaki gri duvarlar? O kadar güçlü ve inatçıysa, neden savaşmak yerine terk etmişti en başta? Artık onu tanıdığıma inanmıyordum. Eskiden hayranı olduğum dik duruşunu bile yapay buluyordum. Bir kere, hiç olmadığı kadar korkak görünmüştü gözüme, o fotoğraf karesinin önünde… Bir çerçeveye sığınmıştı. İnsan ölse unutamazdı, kendisine böylesine zarar veren bir korkaklığı…
Bugün ilk kez şansım yaver gitti. İstasyona adım atmamın üzerinden henüz bir buçuk dakika geçmişken geldi metro. Kendimi açılır kapanır kapıdan içeri atıp bulduğum ilk boş yere oturdum ve yavaşça arkama yaslandım. Defne orada bir yerlerdeydi. Yüzüme diktiği bakışları, somut bir şeymiş gibi metronun tavanında asılı kalmıştı. Başımı ona doğru çevirmedim ama varlığını her saniye daha yoğun bir biçimde hissettim. Titrek nefesi, kapıya yetişmek için koşarken soluk soluğa kalmış hâli, saçının başının nasıl göründüğünü, üstünün dağılıp dağılmadığını önemsemeden oldukça rahat bir şekilde hareket edişi… Tanıdığım her şeydi bir yandan, diğer yandan yedi kat yabancıydı bana.
Kalabalığın içinde bir boşluk açılmıştı sanki. Onun adımlarını duydum. İstemsizce yansımasından gördüm yüzünü; karşımdaki camda, kendi yorgun yüzümün arkasından, silik bir hayalet gibi…
Ayakta duruyordu. Oturacak yer vardı, halbuki, sol yanım boştu. Ama yanıma gelmeye kalkışmadı. Belki sahip olduğunu sandığı cesaret yetmemişti bu kez. Tam karşıma, tesadüf eseri o sırada boş kalan tek koltuğa oturdu.
Ona doğru, göz ucuyla baktım istemsizce. Sanki yüzüme bakmaya cesareti çok yokmuş gibi, gözyaşları yanaklarından sicim gibi akarken, gözleri arkamdaki yansımasına kaydı. Ağlaması şiddetlendi. Kısacık saçlarını görünce anladı herhalde... Her şey değişmişti. Onun tek bir kelimesi için dünyayı susturan ben, şimdi duymak istemiyordum onu. Onun gözümün içine baktığı her an yüzümdeki kaslar kendiliğinden hareket eder, gevşer, neşeyle parlardı... Şimdi soğuk bir duvar gibiydim. Kendi elleriyle inşa ettiği bir tuğla yığını... Sıvasız, pürüzlü, kasvetli, güzel olan herhangi bir hissi vermekten uzak… Ama değişen ben değildim, oydu, onun bizzat kendi elleriyle değiştirdiği hayatımızdı... Arkamdaki cama yansıyan siluet yüzüne çarpan sert bir tokat gibiydi bu yüzden. Defne’nin saçlarından benim ruhumun sancıyan kısımlarına kadar her şey değişmiş, kısalmış, azalmış, yok olmuştu.
Metro karanlığı yutarken biz birbirimizi sessizliğimizle yiyip bitiriyorduk. Bir aşktan arta kalan buruk matem sessizliği gibi... Ve her yeni durakta, gri demir kütlesinin her sesli duruşunda, Defne’nin ağlaması şiddetleniyordu.
Bu bizim son yan yana yolculuğumuzdu. Ve yan yana oturmuyorduk bile.
Seni bir daha görmeyeceğim. Son kez metroda yok olacaksın Defne...
Sonra aniden, bulunduğumuz vagondaki kimsenin, ben dahil hiç kimsenin beklemediği bir şey oldu. Defne yabancı kalabalığı umursamadan bağırmaya başladı bana doğru. Kitlendim kaldım önce. Sonra, etrafımdaki insanların ne düşüneceğinin, o an için umurumda olan son şey bile olmadığını fark ettim. Öyle donuk hissediyordum ki ne utanmam vardı ne endişem. Sahip olduğum tek şey o sessiz öfkeydi, acımadan kendime yönelttiğim…
Defne, onu zihnimin ortasına kurduğum sanık kürsüsüne dikip yargılamaya başladığımı, aklımdan geçen her bir sözü duymuş gibi, kendini savunmaya geçti çaresiz sesiyle.
“Deniz ile aramda bir şey yoktu. Ona ne aşık oldum, ne de başka bir şey... Sadece ölmesine birkaç ay kala ona bakıcılık yaptım.”
Vagondaki herkesin bakışları, en az zihnimdekine benzer bir yargılamayla Defne’ye doğru döndü. Sağ tarafımdan gelen birkaç hayret nidası bile duydum. Ama ben kımıldayamıyordum. Sanki gerçek bir duvara karşı konuşuyordu o an. Sanki… Beni şahsi ağlama duvarına dönüştürmüştü istemeden. Alabileceği tek bir yanıt bile yoktu. Ağzımı açsam kendimin bile bilmediği bir dilde konuşmaya başlayacakmışım gibi hissediyordum. Öylesine uzaktım bu an’dan.
“Kaçmamın da Deniz ile bi' ilgisi yoktu. Ben kendimden kaçtım. O bana sadece evini açtı...”
Güldürme beni Defne... Güldürme... Saçma sapan mazeretlerini sıralamaya, sana evini açan bir yabancıyla başlayamazsın... Hele ki seni evi gibi görmüş, gittiğinde aklı, bedeni ve ruhu sokakta kalmış bana yapma bunu...
“O gün metroda su almaya giderken aklımın ucundan bile geçmezdi seni terk etmek... Ama...”
Ama ne Defne? Çok merak ettim. İyice eğlendir beni hadi... Ama?
“Ama o gece garip bir şey oldu. Deniz... Deniz ile karşılaştım. Kötüydü... Kalp krizi geçiriyor sandım. Hastaneye götürdüm apar topar. Telefonumu düşürmüşüm o hengamede.”
İnsanlar, kendi kendine konuşan, karşıdan cevaplar ve sorular alıyormuş gibi, konuşmayı kafasına göre ilerleten genç kıza bakarken, delirme olasılığından şüpheleniyormuş gibi görünüyorlardı. Deliren bendim ama. İlla sesli bir biçimde aklını yitirmezdi insan, bağırıp çağırmak, aşırı hareketlerde bulunmak zorunda değildi. Hayata sıkı sıkıya bağlı, neşeli genç bir adamın suskunluğu ve donukluğu da bir çeşit delilik hali olarak yorumlanabilirdi. Ama onlar… Tanımıyorlardı beni. Ben bile emin değildim artık, kendimi tanıyıp tanımadığıma…
Defne, etraftaki bakışları görmüyordu. Gözleri yalnızca beni görmek için işlevine devam ediyordu o an. Koskoca metroda yalnızca ikimiz oturuyormuşuz gibi bir rahatlıkla, bağıra çağıra anlatmaya devam etti.
“Sonra o gece Deniz ile ilgilendim. Kanser olduğunu öğrendim. Az ömrü kalmış... Kimsesi yoktu zavallının. Ölünce onu kimsenin hatırlamayacağını ve yaşamamış gibi olacağını düşündüğü için bana para ödüyordu... Fotoğraflarını çekebileyim diye.”
Yeni bir durak, kapıdan çıkan ve içeri giren insanlar… Etrafımızda hiç sekteye uğramadan hareket etmeye devam eden kalabalık dünya… Defne’yi durdurmaya yetecek kadar yer kaplamıyordu anlaşılan. Hıçkırıkları için bir buçuk saniyeliğine ara verdi. Gözlerini kapatıp kesik bir nefes aldı. Yalnızca bir buçuk saniye sürdü tüm bunlar… Yetişmesi gereken bir yer varmış gibi hızlıydı, aslında kaybetmemesi gereken biri varmış gibi hissediyordu. Hah! Aylar önce kaybolan kendisi değilmiş gibi…
“O gece o kadar garip hissettim ki... Bastırdığım bütün hislerim bir anda şuraya doluştu.” dedi, işaret parmağını şakaklarına vurarak. “O kadar uzun süredir öyle hissediyordum ki... Birinin bana ayna olması ağrıma gitti.”
Kimsesi olmayan bir zavallı, hasta bir adam sana ayna oldu demek... Sana kimsen yok gibi hissettirdiysem bana yazıklar olsun Defne. Ama artık senin için bahane üretmeyeceğim. Ben senin için herkes olmaya çalıştım. Kimsen yok gibi mi hissettin gerçekten? Ölünce kimse hatırlamaz gibi mi geldi sana da? Ben seni herkes hatırlasın diye sana özel sergi açtım. Senin her bir hücren yıllarca herkesin zihninde kalsın istedim. Elimden gelse senin adını ayak bastığım her sokağa verir, her şehri senin adınla dolaşırdım ben. Güldürme beni Defne... Nankörlük etme...
“Biliyorum, nankör olduğumu düşünüyorsun. Biliyorum… Ama senin bilmediğin bir şey var Mert. Bilmediğin için o kadar mutluyum ki... Senin bu hislerle savaşmanı hiç istemem doğrusu... O yüzden beni anlamaman için dua ediyorum şu an. Ama... Sen yalnızlık nedir bilmeden büyüyen, ailesinin göz bebeği bir çocuksun... Ben sana nasıl anlatayım şimdi... Annesiz ve babasız büyümüş, her gittiği eve yük olmuş gibi hisseden o küçük kızın içini nasıl açayım sana...”
Sen bana anlattın aslında Defne... Anlamadığımı mı düşündün? Kendimi anlamak için bile bu kadar uğraşmadım ben. Hayır. Nankörlük ettiğini düşünmüyorum. Sen… Harbiden nankörlük ediyorsun...
2 SENE EVVEL - BİR SONBAHAR AKŞAMI
Evlerinin salonunda, aralarındaki birkaç santimlik ip mesafesindeki kalın bağı, daha da sıkı bir noktaya getirecek, iç içe geçmiş hayatlarını tek bir dünyaya dönüştürecek bir gece geçiriyorlardı.
Uzun kumral saçlarını omzundan önüne doğru akıtmış; çıplak bedeniyle salonun ortasına dizdiği gazete kağıtlarının üstünde oturan Defne’nin gövdesi rahat, karnına çektiği çıplak bacakları huzurlu bir sızısızlıkta görünüyordu. Loş abajur ışığı sırtına vururken, hemen arkasında bağdaş kurarak oturmuş olan Mert, elindeki siyah dolma kalemi onun teninde dolaştırıyordu, tuvalden bir mektup kağıdıymış gibi…
Hoş el yazısıyla, özenerek alt alta yazdığı mektup şöyle başlıyordu,
‘Sevgili anne, Sevgili baba,
Tekrar birbirinizi gördüğünüz için mutlu musunuz?’
Mert kucağında tuttuğu kağıdı yıpranmış, üstündeki mürekkep hafifçe dağılmış olan eski mektuba arada bir göz ucuyla bakıyor, orada akıp giden cümleleri Defne’nin sırtına kopyalıyordu, yavaş yavaş. Aniden duraksadı. Uzanıp Defne’nin sırtına yoğun bir öpücük kondurdu ve yanağını öpücük izinin üstüne yasladı, yorgun bir tavırla. Gözleri yaşlarla parlarken, kollarını Defne’nin karnına sardı.
“Ağır geldi...” diye fısıldadı, durmasının sebebini açıklamak istercesine. Defne yüzünde buruk bir gülümsemeyle durdu öylece. Mert’e dönmedi, ağlamak üzereymiş gibi göründüğünü biliyordu, o an içinde Defne’nin de ağlamasını sağlayabilirdi, hayalindeki görüntü somutlaşacak olursa…
“Güzel olacak. Devam et...” dedi usulca. Mert, onun kısa ve hoş yüreklendirmesi üzerine görevine geri dönmek istermiş gibi, kollarını çekip yazmaya devam etti. Mektuba birkaç satır daha ekledikten sonra kesik bir nefes aldı, gözleri istemsizce kapanırken.
“Kaç yaşındaydın bu mektubu yazdığında?” diye sordu, titremeye yüz tutmuş sesiyle.
“On üç.” diye yanıtladı Defne, oyalanmadan
Mert cevabı duyduğu sırada, şu cümleyi ekliyordu mektuba,
‘Yalnızım... Hem de çok.’
Mert bir kez daha duraksadı. Bir kez daha… Defne’nin çocukluğu ağır geldi omuzlarına. Kollarını yeniden sıkıca sardı sevgilisine.
*
Vücudu baştan aşağı satırlarla dolu olan, canlı bir kağıda dönüşmüş Defne, yatak odasına geçmiş, yatağının orta yerine oturup vücudunda görünmesini istemediği bölgeleri kollarıyla kapatarak poz veriyordu Mert’e. Mert, profesyonel bir ifadeyle fotoğraflarını çekerken gözlerinden derin bir gölge geçti.
*
Fotoğraf çekimi bitmişti. Banyolarındaki küvette, Defne, sırtı Mert’e dönük şekilde oturuyordu. Mert elindeki lifle sırtındaki yazıları silerken, küvette biriken su, usul usul siyah mürekkebe karışıyordu.
“Neden böyle bir fotoğraf çekmemi istedin?” diye sordu Mert, dalgın bir sesle.
“Duygularımı söze dökmekte iyi değilim.” dedi Defne, derin bir iç çekerek. “Yazdığım mektubu yıllar sonra tekrar görünce, bağıra bağıra okumak istedim. Ama sesim çıkmadı.” Alnını, suyun yüzeyinde beliren dizlerine yaslarken gözleri boşluğa daldı güzel genç kızın. “O yüzden mektuba dönüşmek istedim.” Usulca başını çevirdi, Mert’e yandan bir bakış attı. Gözlerinde… Daha evvel hiç rastlanmadık yoğunlukta bir duygu karmaşası belirdi. “Salakça dimi?” diye sordu, kaşları hafifçe aşağı inerken. Mert’in yüzündeki etkilenmiş ifade, her geçen saniye daha da parlıyordu.
“Bazen derinliğin beni yutacakmış gibi hissediyorum.” dedi, soluk verirmiş gibi konuşarak. Defne’yi karnından tutup kendine çekti ve sımsıkı sarıldı hayatının aşkına. Islak omzuna öpücükler bıraktı, boynunu, saçlarını kokladı doya doya. “Seni o kadar çok seviyorum ki… Aklımı kaybedeceğim.”
Defne gıdıklanmış gibi yaparak hafifçe geri çekildi. Yüzünde alaycı gülüşü oluşurken, bu, onun duygularını gizlemek istediğinde bulduğu en kestirme yoldu.
“Abartma.” dedi, sahte bir sitemle. Mert, onu duymazdan gelerek yüzünü bir kez daha boynuna gömerken, gözlerine endişeli bir matlık oturdu yeniden. Uzun bir süre sessiz kaldı. Ardından emin olmak ister gibi yüzünü geriye çekip Defne’nin gözlerini inceledi.
“İyisin ama dimi?” diye sordu, ona alttan bir bakış atarak. Defne’nin yüzündeki huzurlu tebessüm, içinden akan duyguların özeti gibiydi. Başını ağır ağır salladı.
“Çok iyiyim.”
Genç adam, ellerini küvetteki suya daldırıp birkaç saniye ellerini temizledi, kirlenmesi mümkünmüş gibi. Sevgilisine her dokunuşunda, onun saflığına eşlik etmek ister gibi tertemiz olmak isterdi hep. Ellerini köpüklü sudan çıkarıp, tekrar genç kadının mürekkeple boyanmış sırtını lifle ovalamaya başladı. Bir yandan silinen kelimeleri, ezberlediği kadar içinden tekrar tekrar okuyordu. Onun acısını daha iyi anlamak, ezberlemek ve mümkünse içinden bir gün tamamen söküp atabilmek için…
O gece, Defne geçmişindeki yükleri açık seçik bir şekilde Mert’in kamerasına poz vererek akıttıktan sonra huzurlu bir uyku çekti. Mert ise, o gece zihninden uzunca bir süre silinmeyecek o mektubu aklından çıkaramadığı için gözünü bile kırpmadı sabaha kadar.
*
GÜNÜMÜZ
İnmem gereken durağa geldiğimde oyalanmadım. Kalabalık ve havasız demir yığınından çıkıp kendimi temiz havaya doğru attığımda onun da hemen arkamda olduğunu biliyordum. Adımlarını duydum, birkaç saniye gecikmeli ama kararlı. O kadar tanıdıktı ki bu takip, o kadar kırılgandı ki ayak sesleri… Ama yine de durmadım. Dönüp bakmadım.
Metro istasyonundan evime doğru çıkan yokuş, anılarla doluydu. Her kaldırım, her dükkan önü, ortak olarak görüştüğümüz birkaç komşuya ait bina önleri… Defne ile o bakkaldan ekmek almıştık bir gün eve dönerken, diğer elimde de başka bir şey taşıyordum, el ele tutuşamamıştık o yüzden. Defne… Bileğimdeki gömlek manşetini tutmuştu. ‘Seninle bu yolu elim sana değmeden yürümeye alışık değilim.’ demişti. O parkın en uzak bankında hayaller kurmuştuk. Defne’nin dudaklarından kaçan her hayali, benim zihnimde gerçekçi planlara dönüşmüştü. O zamanlar, ne yapıp edip onları tek tek gerçekleştirmenin bir yolunu bulacağımı biliyordum... Artık o kadar çok düşünmeme gerek kalmamıştı.
Yokuşu sakin adımlarımla çıktım. Defne nefes nefese peşimden koştu. Nefes almaya devam ettiğinden bile emin olamadığım aylar… Sanki birkaç asır geride kalmıştı. Öyle hissizdim ki Defne’yi üç ömür önce sevmiştim sanki, hatırasını bile unutmuştum.
“Hatırlıyor musun, bir keresinde kutlama yapacaktık. Bir sürü yemek hazırladım. Normalde okulu ekmem ben bilirsin... Okula bile gitmedim saatlerce hazırlık yaptım. Ama senin işin uzadı gelemedin... Arkadaşların da sen gelmeyeceksin diye iptal ettiler kutlamayı. Ben o gün onca yemekle tek başıma kaldım. Nasıl hissettim biliyor musun? Annemle babam öldükten sonra beni istemeyen akrabalarımı hatırlattılar bana. Sen varken her şey güzel... Evimiz hep kalabalık... Ama sen olmadığında ben kalacak mıydım onlar için? Ben öldüğümde beni kimse hatırlamayacak Mert. Ben öldüğümde bile Mert ve Mert'in aşkı hatırlanacak. Mert'e üzülecek herkes en çok...” Defne arkamdan uzun uzun anlattı, döktü içini. Keşke onu aklayacak sözler çıksaydı ağzından, keşke gerçekten… Yaptığını haklı çıkarabilseydi de, en azından vicdanı affetseydi onu. Çünkü ben yapmayacaktım. İç sesim bile yorulmuştu. Bunları bana biz birlikteyken anlatsa hüngür hüngür ağlardım belki onun için. Ama o an, tek bir gerçek vardı;
Ben sana hiçbir şey yapmadım Defne... Sen geçmişin acısını, bugünün kırgınlıklarını alıp beni suçlu ilan ettin. Neden ceza çeken ben oldum ki?
“Sana komik geliyor belki... Ama bazen geçmişimizdeki travmalar bugünümüzü baltalıyor işte... Psikiyatristim öyle demişti. Sana anlatamadım çünkü sen hayatın boyunca hiçbir travma yaşamamış, içi pırıl pırıl biriydin... Senin içini nasıl kirletirdim kendi travmalarımla?”
Travmalarım olmadığı için özür dilerim Defne... Nasıl olur da mutlu bir çocukluk geçiririm! Ne büyük kusur! Neyse ki sen hallettin, kapattın açığı. Teşekkür ederim. Bana hayatımın en büyük travmasını hediye ettiğin için. Artık senden sonra kimseye güvenemeyeceğim. Böyle oldu mu? Beğendin mi yeni, seni anlayan ve empati kurabilen travmalı duvarı? Bu duvarı sen inşa ettin. Ama… Duvarların konuşamayacağını akıl edemedin mi?
Aramızda birkaç metre vardı ama geçmişin ağırlığı yüzlerce adım ediyordu. Apartman kapısına yaklaştığımda ilk kez… Burnumun direği sızladı. Kapının arasına taş koymuştum, Defne gelirse girebilsin diye, aylardır her gün yaptığım gibi… Ayağımın ucuyla çektim taşı, binadan içeri girdim. Kapıyı kapanmadan arkamdan koşup tutacağını biliyordum, o taş yerine. Artık o taş bile daha büyük anlamlar ifade ediyordu benim için…
Merdivenleri ikişer ikişer çıkarken Defne'nin ardımda kalan nefesi usul usul akıyordu bina boşluğuna. O nefesin her kıvrımında bir yalvarış saklıydı. Duymadım.
“Sana bir sürü mektup yazdım. Bir kere aradım bile... Ama telefonu bir kadın açınca, hayatına devam ediyorsun sandım. Cesaret edemedim... Sana ulaşamadığım her gün daha zor oldu seninle yüzleşmek... Belki... Belki seni kaybetmekten içten içe çok korktuğum için hiç konuşmadan yok olursam-“
Kapının önüne geldiğimde paspasın altındaki anahtarı çıkardım. Defne gelirse alıp içeri girsin diye üç ay boyunca her gün yaptığım gibi çıkarken oraya saklamıştım. O çaresizce kendini açıklamaya çalışırken, cümlesini anahtarın şıngırtısı böldü. Şimdi o anahtar da, Defne’den daha anlamlıydı benim için.
Elim titremedi. Belki bu, tüm gece boyunca sabit kalan tek hareketimdi. Anahtarı çevirdim. Kapı aralandı. Eşiği geçmeden önce bir an durdum. Bir gölge gibi yaklaşmıştı Defne. Hemen arkamdaydı artık. Nefesi enseme çarpıyor, hıçkırıklarının bir kısmını benim boynuma düğümlemeye çalışıyormuş gibi şiddetlenen ağlayışı duvarlarda yankılanıyordu. Kolumu tutup beni bir kez daha kendine doğru çevirdi. Ayak uydurdum. Cam gibi gözlerine boş bakışlarımı diktim. O birazdan ölecekmiş kadar şiddetli biçimde ağlarken benim kılım dahi kımıldamıyordu.
“Bana kız... Bağır... Benden nefret ettiğini söyle. Ama lütfen tek bir kelime et… Bir kelime, yeter.”
Konuşmadım. Nefes bile almadım.
Beni susarak öldürdüğün gibi, şimdi ben seni sessizliğimle yok edeceğim. Senin cezan bu Defne... Bana yaptığın gibi, ben de seni cevapsız bırakacağım. Kızgın mıyım, senden nefret mi ediyorum, hayal kırıklığı mı yaşıyorum... Seni yanlış mı anladım yoksa hislerini anladım da affedemiyor muyum hiçbir zaman bilemeyeceksin. Bu sorular sen yaşadığın sürece seni yiyip bitirecek. Tıpkı beni yiyip bitirdiğin, çiğneyip tükürdüğün gibi...
Ona sırtımı dönüp içeriye doğru bir adım attım. Ve kapıyı usulca, ama kararlılıkla yüzüne kapattım. Defne'nin gövdesinden teğet geçti kapı. Kilitlemedim. Gerek yoktu. O artık… Eşiğin öteki ucunda kalmıştı. Her anlamda...
Işığı yakmadım. Evin içindeki karanlıkta yürümeye başladım. Ayaklarım yerleri ezberlemişti. Salonun içi hâlâ onun kokusuyla doluydu. Yağmurlu bir havada yasemin kokusu gibi… Avizede asılı kalmıştı. Komodinde ve yemek masasında da… Burnuma gelen ikinci koku, banyodan gelen lavanta sabunuydu. Kokusu genzimi yakan... İlk onu aldım elime. Hafifçe erimişti... Midemi bulandırdı. Kokusu, görünüşü, bana hatırlattıkları... Diş fırçası hâlâ bardaktaydı. Tarağı, parfümü, eski bir ojeye ve paslanmaya yüz tutmuş törpüsüne kadar her şeyi yerli yerindeydi. Avuç içime tarakla birlikte birkaç tokasını aldım. Onları elime ilk geçen minik, siyah çöp torbasına atmaya başladım.
Yatak odasına geçtim. Komodinin çekmecesini açtım. Küçük bir başucu defteri, kalemi, kulak tıkaçları, kablolu yedek kulaklığı, göz bandı, vişneli dudak kremi…
Gardıroba yöneldim. Ona ait birkaç tişört, sabahlık… Dolabın içine saklanmış, lavanta torbasının arasında kurumuş bir defne yaprağı bile vardı. Hepsini sırayla poşetin içine doldururken bir kez daha dönüp bakmadım bile.
Eşyalarla birlikte anılarımızı da doldurdum o torbaya. Poşeti kapı dışarı etmemle birlikte hepsini unutmak için dua ederek... Birlikte yaşanmış her şey, fiziksel bir karşılıkla torbaya atıldıkça içimdeki acının da usul usul boşaldığını hissettim. Bir yaradan ince ince sızan irin gibi… Beni iyileştiriyordu.
Mutfak rafından kupasını aldım. Yalnızca onun içtiği bergamotlu çay paketini, birkaç kutu vitamini ve su şişesini, hepsi… Siyah poşetin dibini boyladı.
Başka bir poşet alıp masada duran yüzlerce kayıp ilanını fırlattım içine, çaprazdaki çekmecenin en altında duran fotoğrafları çıkardım. Onu… Her adımında çekmiştim. Bazen sırf başka kadrajlarda görmek istediğim için varlığını, dünyayı gezmeyi hayal ederdim. O şehri görürken, ben gittiğimiz şehrin, içinde Defne varken nasıl mutlu göründüğünü fotoğraflamak isterdim. İfadesiz yüzümle fotoğrafları poşete atarken zihnimden Deniz’in fotoğrafları geçti son bir kez. Son bir kez olması için kendime söz verdim.
Geçmişte duvağı yaptığımız perdeyi çekip aldım ve çöp poşetinin en üstüne yerleştirdim. Çünkü en ağır şey, en sona konulmalıydı.
Kapıya geri döndüğümde, Defne hala oradaydı.
Gözleri kıpkırmızı, omuzları düşük, dudakları titrekti. Artık hıçkırmıyordu ama gözlerinden usul usul akmaya devam ediyordu gözyaşları. Küçücük vücudu… Ne kadar çok suya sahipmiş… Yüzündeki çizgilerden akan kırılganlık, acziyet, çaresizlik… Hepsi birleşip, geçmişe dönmeye çalışan bir âşığın silik yansımasına dönüşüyordu.
Bir şey söylemek ister gibiydi. Ama soğuk bakışlarım susturdu onu. Ve ben o an, kelimelerden daha gaddar bir iz bıraktım ona, tek bir bakışla.
Poşetleri kapının önüne bıraktım. Tek kelime etmeden. Şimdi orada birlikte duran üç şey, benim için aynı değersizliğe sahipti sanki… Üç çöp poşeti, anılarla dolu.
Ve kapıyı kapattım. Ama kapı bu kez sadece bir daire kapısı değildi. Bu, bir hikâyenin kapanışıydı.
İçeri döndüm. Işığı açmadım. Karanlıkta yürüdüm yeniden. Oturma odasında yere oturdum. Başımı dizlerime çektim. Bana en çok sevmeyi öğrettiği pozda, en çok ondan vazgeçtiğim halde durdum. Anıların üstümden akıp gitmesini bekler gibi… Oturduğum yerden kalktığımda Defne’nin adını bile unutacaktım. Sakince bekledim. Geçmesini…
O ev, Defne'nin eşyaları çıktığında artık sadece benim evim olmalıydı. Ama değildi... Sadece artık, onun evi değildi... Evden eşyalarını boşaltmıştım ama içim daha da dolmuştu. Sahibim olan kadın, kiralık bir acı bırakmıştı içimde.
Eh... Umarım bir gün kimse tutmazdı.
Kiralık bir acıyla bir daha kimseye güvenemeyecek bir adamın artık hiçbir aşka faydası olmazdı çünkü.
GELECEK BÖLÜM: AYÇA’NIN DİLİNDEN “BİZDEN ÖNCE”
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapın.
Ben bütün bölüm belki Ayça'm gelir diye beklemiştim 🤧
Neyse bir sonraki bölüm Ayçaliçem geliyor💃💃💃
[Bu arada Ayça >>>>> dengesiz Defne ama Ayça ile Cenk'i shipliyorum ayrıca konu idbxojaozjsoks]
Ben geldim yineee🧩🧩🧩
'benimsin' demiştim, ben de senin renkli rüyalar otelinde..."
Paralel evrende mert yosun,özgürde defne sanki Yosgürün daha soft ve acısız hali...
Hisler aynı karakter ne kadar bağımsız olsada benzerlikler var sanki misha bu evrende olsalardı böyle olurlardıyı gösteriyo bize farklı şekillerde🖤💓
ama bana inanma gördüğüm an affettim seni seni dinlemek istiyorum anlat bana herşeyi istiyorum...
Hadi sizde bu mesajın altına bir şarkı sözü bırakın paragraf ile ilgili.
günlüğünün son sayfalarını, hayatının son günlerini, son aşkını sana adayan bir adama zavallı diyerek yazık ediyorsun. belki yanlıştı ama siz denizle çok güzel bir peri masalı yaşadınız ya da ben öyle okumak istedim. hikaye mutsuz bitti ama son olmadı sanmıştım
mert sokak sokak aradı, defne sokaklardan kaçtı.
tanımadığım ölü bir kadın..
defne tam da bu olmamak için kaçtı belki yanlıştı ama tek seçeneği oydu.
mert'in aşkı o kadar çevrelemişti ki onu mert olmadan defne azdı, yoktu.
İnsan kendi içindeki boşluğu önce kendisi doldursun ister kızmıyorum sana.. birilerinin bir şeyi olarak değil kendin olabilmek için gittin sevmediğin için değil kendini sevebilmek için gittin…
Mertim… ne güzel ne büyük sevdin kalbinin kırıklığı da sevgin kadar büyük oldu kızıyorum ama haklı olduğunu biliyorum ‘beni severek de defne olabilirdi’ diyorsun içten içe anlıyorum o kocaman sevgin sana düşman oldu ama kalbin hala sevdiği için acıyor ruhun onunken öfkeyle ne kadar kaçabilirsin ki…
ama defne her türlü ve her konu bakımından haksız ve asla merti hak etmiyor
Geri de kalanlar yangınlarıyla kor olmuş
Gidenler pişmanlıkla kavrulmuş
İstemem geç gelen sevgiyi
İstemem zamanında söylenmemiş sahte sevgi sözcüklerini
Alın hepsi sizin olsun
Senin liman sandığın aslında bir duraktı durdu ve gitti karanlık ıssız suların en derinlik köşelerine
Senden giden seni silmişse zorla durmanın bir alemi var mıdır ?
defne ah defne yalnızlığına o kadar inanmış, sevgisizlige o kadar çok sığınmış ki bi masal kahramanı olabileceğine de mert'in aşkına karşılık da kendini yetersiz hissetti ve o yetersizlik hissi sadece kendisinin değil en çok sevildiğinin de parçalanmasına sebep oldu..
hikaye sonlandığında yileşmiş iki ev sahibi hatırlamak tek dileğim. Bir fotoğraf çerçevesinde olsa bile..
Bu hikayenin sonunda ne olur bilmiyorum ama ben helak olacağım o kesin 🥺😢
Ama defne bunu anlamamış
Boğazım düğümlendi tesadüfi bir şekilde bölümü okurken arkada çalan şarkı Ramsey in Goodbye şarkısıydı çok üzgünüm.
Dünyası yaptığı kadın tarafından dünyası yok edildi. Kaçtığı tek şeyin kendisi olduğunu sanan kadın arkasında ömrünün belkide en büyük travmasını alan bir adam bıraktığından habersizce gitti. Mertin yüzünde oynamayan her mimik onun için göz yaşı olup gözlerimden aktı onun gibi düğümlendi kelimeler boğazıma yapabilsem ben özür dileyip o kalbinden öperdim. :/
"Ya yazık gariban ye baktım haber vermeyide unutmuşum"
Deniz ölmüştü tamam ama defne niye değişik kıyafetleri giyiyor
Mert neden öfkeli önceden yaşadığın mı öğrenmişti defnenin ama Mert öğrenmemişti diğer çocuklar parkta defneyi görmüştü
Acaba gidip de halini tekrar mı okusam B12 den nefret ediyorum. Niye bu kadar uzun yazıyorum şimdi onu da bilmiyorum ama KİTABA DA DEVAM ETMEK İSTİYORUM AMA HATIRLAMIYORUM DA BİR ŞEY
Deniz ölmüştü tamam ama defne niye değişik kıyafetleri giyiyor
Mert neden öfkeli önceden yaşadığın mı öğrenmişti defnenin ama Mert öğrenmemişti diğer çocuklar parkta defneyi görmüştü
Acaba gidip de halini tekrar mı okusam B12 den nefret ediyorum. Niye bu kadar uzun yazıyorum şimdi onu da bilmiyorum ama KİTABA DA DEVAM ETMEK İSTİYORUM AMA HATIRLAMIYORUM DA BİR ŞEY
Deniz ölmüştü tamam ama defne niye değişik kıyafetleri giyiyor
Mert neden öfkeli önceden yaşadığın mı öğrenmişti defnenin ama Mert öğrenmemişti diğer çocuklar parkta defneyi görmüştü
Acaba gidip de halini tekrar mı okusam B12 den nefret ediyorum. Niye bu kadar uzun yazıyorum şimdi onu da bilmiyorum ama KİTABA DA DEVAM ETMEK İSTİYORUM AMA HATIRLAMIYORUM DA BİR ŞEY
Deniz ölmüştü tamam ama defne niye değişik kıyafetleri giyiyor
Mert neden öfkeli önceden yaşadığın mı öğrenmişti defnenin ama Mert öğrenmemişti diğer çocuklar parkta defneyi görmüştü
Acaba gidip de halini tekrar mı okusam B12 den nefret ediyorum. Niye bu kadar uzun yazıyorum şimdi onu da bilmiyorum ama KİTABA DA DEVAM ETMEK İSTİYORUM AMA HATIRLAMIYORUM DA BİR ŞEY
ya da BİZ bittik bb
tanır mıydın beni görsen ☝🏻☝🏻