"Kirli Peri Masalının Sonu"

0%
5 Şubat 2018

Özgür ufuk çizgisine baktı bir süre. Yosun’un adımlarının sesi sustuğunda, uzaklaştığından emin olmak için arkasına bile bakmadı. Ağırkanlı tavrıyla ayağa kalkıp üstündeki tişörtü ensesinden çekerek çıkardı, kumların üstüne attı. Pantolonunun cebindeki sigara paketini çekip bir dal yaktı ve sigara paketiyle çakmağını da tişörtünün üstüne doğru fırlattı gelişigüzel bir şekilde.
Denize doğru ağır ağır yürürken ve su boynuna gelene dek, denizin derininde adımlarken, sanki düz, patika bir yolda yürüyor, sakin sakin sigarasını içiyordu. Bakışları uzakta, dalgalar arasında süzülen gelinliğe takılmış, ifadesi boş, gözleri iki buz parçası gibi…
Özgür sigarasından son bir duman çekip suyla söndürdü ve derinlere daldı sertçe. Suyun altında yüzerken omuzları acıyor, ayak bileklerine kramplar giriyordu. Özgür’ün neyi vardı? Az önce bir şey mi yaşamıştı? Hatırlamıyor muydu, ‘öyleymiş’ gibi mi yapıyordu yoksa?
Suyun yüzeyine çıktığında gelinliğe üç kulaç kalmıştı yalnızca. Nefes nefese kalmış olsa da durmadı, ona doğru sert hamleler yaptıkça gelinlik ufak ufak uzaklaştı. Ama sonunda, Özgür’ün hızı, onun kaçışına galip geldi. İpek kumaşı ruhsuz bir ifadeyle tutup kendine doğru çekti. Denize sırtüstü yatıp durdu öylece, gövdesinin üstünde duran beyaz mavi gelinlikle.
Deniz bedeninin ağırlığını sindirmiş gibiydi. Hiç hissediyordu. Daha evvel hiç, hiç hissetmemişti. Bazen kötü bir şeydi. Bazen iyi bir şeyi yaşatmaya çalışan arafta bir şey... Bazen acı çeken öfkeli bir adam, bazen tüm dünyayla tek başına savaşan güçlü bir savaşçı, bazen de kafasının içinde tek gecede bin muharebe veren bir zavallı... Ama o an, hiçlik hissediyordu sadece. Hayatının son anlamı küçük adımlarla onu terk ederken, içindeki canlı tek parçayı da söküp götürmüştü uzağa. Hiç beklemediği bir anda… Hiçliğin ortasında… Hiçliğe dönüştürerek onu…
Hiçlik hissi, yanında süzülen içi boş gelinliğe dokunduğu an daha da arttı. İçinde olması gereken kişi yoktu. Güzel, bomboş ve dalga nereye giderse oraya savrulan gösterişli bir hiçlikti o da.
Sabaha karşının en karanlık saatiydi. Bir saate güneş doğacaktı. Özgür de en karanlık saatindeydi içinde. Ama onun güneşi bir saate doğmayacak, belki de bir daha güneşi göremeyecekti hayatı boyunca.
Ne zaman acı çekse zihni onu korumaya almak için farklı çalışırdı. Ya unutur silerdi anıları ya odağını değiştirir ya da zihni saplantılı bir şekilde peşinden sürükleneceği planlar yaptırırdı ona. Şakaklarındaki acı, bunun ön gösterimi gibi usulca sızlarken; kafasını iki yana salladı ürperir gibi. Kollarını iki yana açıp hiçlikte kalmayı seçti. Zihninin koruma içgüdüyle Yosun’a dair onda kalan son eşya olan “acıyı” silmesini istemiyordu.
Sonsuza kadar bu acıyla yaşamak istiyorum, diye geçirdi içinden. Eğer ona dair sahip olabileceğim tek şey acısıysa... Bu acı geçmesin diye her şeyi yapacağım.
İç sesi durmak bilmeden konuşuyordu. Hiç bilmediği, pek konuşmadığı tarafı, kendine acıyarak ve kendini lime lime ederek… Güneş doğana kadar susmadan konuştu.
Ben iyi bir adam oldum. Ben kötü bir adam oldum. Koruyan oldum... Korkulan oldum... Ödül veren oldum, ceza kesen oldum.
Kısacık ömrümde siyahtan beyaza kadar her şey oldum.
Bir tek mutlu olamadım.
Aşkı ne zaman bulsam, kendi ellerimle kazdığım çukurlara gömdüm. O çukurların üstünde gülerek tepinen mahluklar yarattı zihnim, kovamadım. İrin kustu şeytanlarım, bin yıllık günahlara gebe kalmış gibi…
Nasıl bir adamım… Nasıl her defasında odunlarını başkaları için taşıdığım kendi cehennemime ben düşüyorum… Nasıl bir adamım ben, kirli zihnime düşen her saf hissi birkaç günden fazla tutamıyorum. Nasıl bir adamım ki… Artık âşık olmamaya yeminler edip yıllarca tüm gücümle gardımı almama rağmen tekrar aşka düştüğüm anda yine o aşkı saniyeler içinde kaybedebiliyorum…
Bana okyanus derdin hep… Okyanusun içinde küçücük bir balık olarak görürdün kendini… Hafızası olan su, hiçbir şeyi unutmazken; hafızası birkaç saniye olan balık okyanus ona ne yaparsa yapsın unutur tekrar ona sığınırdı senin dünyanda. Yanlış…
Ben okyanus değil, değdiği herkesi hasta eden kirli bir suyum. Hafızam güçlü ama sadece hastalıklı fikirleri içinde tutmayı becerebilen, hissettiği en ufak güzel hissin buharlaşıp havaya karıştığı… Kirli bir su. Sen o kirli suda inatla yaşamaya çalışan, o kirli suya tutunan bir yosundun. Ben, senin inatçı aşkını da zehirledim ve seni kendi ellerimle köklerini koparmaya ve kaçmaya zorladım…
Okyanusun bir damla suyuna muhtacım demiştin ya bir keresinde… Okyanus bir damla kaldı sevgilim. O bir damla, beni terk ettiğin gecenin sabahında, tek güzel hayalimi fırlatıp attığın suyun üstünde öylece beklerken, yanaklarımdan süzülüp, göğüs kafesime damladı.
Özgür’ün şakağına doğru yavaşça kayıp giden gözyaşı, denize düştü. Usulca gözlerini kapattı. Gelinliği göğsüne çekti. Güneş doğmak üzereydi. Karanlığına tekrar çekildiği gece, güneşi hak etmiyormuş gibi bir saattir suyun üstünde öylece yatmıyormuş gibi gelinliği de elinde sımsıkı tutarak kıyıya doğru yüzmeye başladı.
Özgür sağ elini arkaya atmış, ağır adımlarla kıyıya doğru yürürken gelinliği de peşinde sürüklüyordu. Öyle ağır geliyordu ki ona ipek kumaş… Omuzları ağrıyıp duruyordu…
Islak gelinlik omzundan aşağıya doğru yavaşça süzülürken, kumaşın sürtünerek çıkardığı hışırtı, sabahın sessizliğinde bir çığlık gibiydi. Elini, kenara bıraktığı tişörte uzattı. Çıplak bedenine geçirdiği o ince kumaş, ne rüzgârın soğukluğunu kesti ne de kim olduğunu hatırlattı ona. Titredi ama üşüdüğü için değil.
Sigarasını çıkardı, dudaklarının arasına yerleştirdi. Çakmağın tek seferde yanmayan mekanizması, sabırsız bir titreyişle yeniden zorlandı, defalarca kez... Nihayet alev belirdiğinde, birkaç saniye sigarasını yakmadan öylece aleve baktı. Her şey onun zihninde bir Yosunlu anı açıyor gibiydi. Yosun’un cehennem evini ateşe verdiği an geldi aklına. Yaptığı en korkunç hataydı. Düşünmemişti bile. Sadece Özgür’ün canını yakmak onu korkutmak ve ceza vermek istemişti ona.
Sigarasını yakarken güldü. İçine derin bir nefes çekti, ıslak bedenleri birbirini arzularken ayrılmak zorunda kaldıkları o gecenin, yangından daha büyük bir ceza olduğunu düşündüğü sırada.
Keşke en başından terk etseydin beni. Öyle verseydin cezamı...
Gelinliği omzunun üstünden geçirdi, ardında sürüyerek kayalıklara doğru yürümeye başladı. Adımları kararlıydı ama yavaştı çok. Her adımda biraz daha eksiliyor, her adımda biraz daha sönüyordu. Kayaların arasında, ayaklarının altındaki yosunlara basmamaya dikkat ederek yukarı çıktı.
Islak kumaş kayalıklara soluk bir hayalin kalıntılarını emanet ederken, o sahile terk edilmiş bir aşkın tuzlu, ağır kokusunu bıraktı.

***

Issız yolda yürümeye başladığında, elindeki ıslak gelinlik, her adımda biraz daha ağırlaşıyordu. Kumaş, suyu çoktan çekmişti ama Özgür’e göre bu ağırlık yalnızca sudan gelmiyordu. Yosun’un zayıf bedeninden bile daha çok ağırlaşmıştı şimdi. Sokak lambalarının silik ışığında gelinlik, asfalt üzerinde sürünerek karanlık bir iz bırakıyordu geçtiği yerlere; yırtılan, lekelenen ama özünde bembeyaz olan her şey gibi kirlenmişti o da. Özgür nereye gittiğini bilmeden yürüyordu. Aniden, gelinliğin dönüştüğü kir ona tek bir yeri hatırlattı.
Vedalar nerede yapılırsa yapılsın, tek bir yere geri dönerdi… Başladıkları yere.
Özgür durmadan yürüdü. Ne sağına baktı ne soluna. Kendi solgun gölgesini bile umursamadı. Adımları onu tanıdık bir sokağa götürdüğünde, sanki önüne kattığı kaldırım taşları bile tanımıştı onu.
Yosun’un adımlarının ezdiği çizgiden yürüdü; sol kenara yakın, başını hafifçe öne eğerek. Onun hep yaptığı gibi… Her taşın altında bir anı, her çatlağın içinde bir kelime saklıydı.
Onun peşine takıldığı ilk gün o kaldırımları çiğnemişlerdi. Ondan giderken o kaldırım taşları takılmıştı ayağına. Kaldırım taşlarının çatlakları saklamıştı küçük yalanlarını… Yosun’un sözlerini bilmeden mırıldandığı şarkıları… Her “Anlıyorsun, değil mi?” diye sorduğunda o taşlar bile anlamıştı onu. Ayakları ile o kaldırımı ezdiği fikri bile canını sıktı.
Fiziksel yorgunluk hissetmezdi oldu olası. Hızlı adımlarla yürür, bazen gerekmese de koşardı bu yüzden. Kaç saattir yürüyordu kim bilir o dağ başından, o yıkık dökük mahalleye… Kim bilir… Yol boyu gördüğü her marketten yeni bir paket sigara ve içki almış; yürüyüşü boyunca onlar eşlik etmişti ona. Şimdi her daim övündüğü güçlü ve yorgunluk nedir bilmeyen bedeni yorulmuş, omzunda taşıdığı gelinlik gibi cansız bir hâle gelmişti.
Ağzındaki sigarayı düşürmeden elindeki içki şişesinin dibinde kalan son yudumu içip, şişeyi çöp konteynerine fırlattı. Üstünde türlü küfrün yazdığı, mahallenin çocuklarının boyama tahtası gibi görünen o konteyner son durağına yalnızca birkaç adım kaldığını belli ediyordu. Gözü birden, konteynerin üstündeki karmaşık çizimler ve yazıların arasında bir şeye takıldı. “Tilki ve Balık” yazılmış ve kenarına çarpık bir kalp çizilmişti. Derin bir nefes çekti içine önce. Kim bilir ne zaman yazmıştı Yosun… Yazarken ruh hâli ne durumdaydı, kim bilir… Onunlayken mi yazmıştı, ondan gittiği bir anda mı… Bilmiyordu. Parmak uçlarını yazının üstünde gezindirirken, içi titredi. Geçmişten gelen onlarca görüntü, zihninde patlamaya başladı tek tek. Elini güçlükle solmuş yazıdan çekerken, istemsizce kendine küfretti. Yol boyu defalarca kez etmişti zaten ama… O an, bir çöp konteynerinin üstüne kazınmış romantik iki kelime ve yazarken sevgilisinin ellerinin titrediğini belli eden çarpık kalp figürü onun canını, daha fazla yanması mümkünmüş gibi, biraz daha yaktı.
Yosun olsaydı şimdi, kesin bu durumla ilgili garip bir benzetme yapardı, diye geçirdi içinden. Sarhoştu ama en çok sarhoşken Yosun’un zengin aklına yaklaşabiliyordu. O yüzden onun aklını taklit ederken, “Buna benziyoruz…” dedi usulca.
Aklından Yosun’un sesiyle onun söylemesi pek muhtemelen bir cümle geçti:
“İçi çöp dolu soğuk bir metal parçasının, kötü kokan berbat bir çöp konteynerinin üstündeki aşk kelimeleri tıpkı bizim aşk hikâyemize benziyor Özgür… İçimiz bu çöpler gibi. Dışımız sert, soğuk belki… Ama yine de güzelleştirmeye çalışıyoruz çarpık hislerimizle. Anlıyorsun değil mi ne demek istediğimi? Çok mu anlam yüklüyorum sence böyle şeylere?”
Kendi kendine usulca güldü Özgür. Gözlerinin dolmasını görmezden gelerek… İçinde konuşan Yosun’a usulca cevap verdi.
“Senin basit şeylere yüklediğin büyük anlamlar, anlamsız hayatımdaki tek güzel şeydi…”
Dışarıdan bakıldığında, çöp konteyneriyle konuşan, aklını neredeyse tamamen yitirmiş, sarhoş bir gençti o an. Kimse asıl hikâyeyi bilmiyordu. Kimse, o çöp konteynerinin bile bir anlam ifade ettiğini bilmiyordu. Kimse… Kimse hiçbir şey bilmiyordu.
Ama o, bunu bilerek elini hafifçe sallayıp vedalaştı çöp konteyneriyle. Tıpkı Yosun’un yapacağı türden bir hareketti. Onu daha ayrılalı birkaç saat olmuşken bile öyle özlemişti ki zihni sanki bu özleme dayanamıyormuş gibi ona küçük bir jest yapıyor ve Yosun’a dönüşüyordu usul usul.
Birlikte yaşadıkları o eski evin balkonuyla burun buruna geldi önce. Yerin altında gibi görünen, küçük balkon… Yosun’un ayaklarını sarkıttığı, sokaktan gelen geçeni izlediği, güzel aklının içinde, kim bilir kaç hayal kurup kaç süslü cümle geçirdiği… Onu o balkonda otururken görmeyi ne kadar çok sevdiğini hiç söylememişti ona. Keşke söyleseydi… Şimdi onu orada hayal edip, ağlamak yerine belki o balkona birlikte bakarlardı. Yosun yine bir düzine laf ederdi geçmişlerindeki günlere koca koca anlamlar yükleyip. Özgür’ün yine… gözleri dolardı belki ama daha çok gülümserdi.
Apartmanın içine doğru yürürken, sırtındaki gelinlik iyice ağırlaşmıştı. Omzundan kayıp yere düşecekken korkuyla gelinliği kavrayıp göğüs hizasına çekti ve sımsıkı tuttu. Yeterince kirlenmişti zaten… Gelinliği tutma şekli tıpkı damadın gelini kucaklayıp evlerine girdikleri ilk an gibiydi. İçi burkuldu. Eğer doğru bir adam olsaydı, eğer hak etmediği o büyük aşkı biraz olsun hak etseydi belki birkaç ay sonra, o gelinliğin içinde Yosun olurdu. Kucağında birkaç kilo eden, ama tonlarca ağırlığa sahip olan o gelinliği değil, sevgilisinin kuş tüyü gibi, tatlı ağırlığını hissederdi. Belki…
Belki demekten yoruldu aklı. Pes etti. Doğrudan evlerinin kapısına yöneldi. Paslı kapı kilidini, o kapıyı çok iyi tanır gibi hafifçe sarstı ve tek seferde açtı. Anahtara ihtiyacı yoktu söz konusu o evse. O ev onu tanır, bilir ve hep kabul ederdi. On dokuz yaşında, Pınar o bakım evine yatırıldıktan sonra tuttuğu ve içeri adım attığında gözü intikam ateşinden dönmüş genç bir delikanlıyken daha, o ev dünya üstünde ona en yakın olan şeydi. Dipte, karanlık, kir pas içinde ve dağınık…
İçeri adım attığında nefesi kesildi. Ev bir zamanlar onun iniydi belki ama sonraları Yosun ile kurdukları tuhaf ama güzel hayata yuva olmuştu. Yosun farkında değildi belki ama o ev bir tek o içindeyken ışık alıyordu. Bir tek o evdeyken ev gibi görünüyordu. Kendine benzetmişti o evi de… Kucaklayan ruhu gibi, kendine has sıcaklığını paylaştığı bir “yuva” hâline getirmişti. Eskiden Özgür’e benzeyen köşeleri yontmuş, Özgür’e yaptığı gibi o evi de değiştirmişti.
Fakat şimdi, terk edilmiş bir sahneydi ev. Toz, her yere sinmişti; duvarlara, sandalyelere, anılara… Bir şey kırılmıştı içeride, ama yalnızca bir eşya değil, geçmişin kendisi de… Kapının eşiğinde durup uzun uzun baktı. Sanki odaya değil, bir hayalin içine giriyordu. Sanki içeride hâlâ kahkaha vardı ama havada asılı kalmış, çürümeye yüz tutmuştu. Tıpkı Özgür’ün usul usul sancıyan ruhu gibi…
Yosun’un sesi, mutfağın köşesinden dönüyor gibiydi. İçeriden bağırıyor muydu yoksa ağlıyor muydu? Belki ikisi de, diye geçirdi içinden.
Ayakkabısını çıkarmadan içeri geçti. Gelinliği sürüklüyordu hâlâ, ağır bir yük gibi.
Kumaştan hâlâ deniz kokusu geliyordu; tuz ve gözyaşı birbirine karışmıştı. Alkolün etkisiyle yürürken hafifçe yalpalıyor, gelinliği sarsıyordu. Sanki omzundaki gelinliğe, bir hayali anlatır gibi, onunla birlikte odaları gezdi önce. Koyu ışık kırılmalarının hüküm sürdüğü duvarlarda, geçmişten kalma aydınlıkları gösterdi, kendi gözünden. Bir tek o biliyordu evin aydınlık günlerini, gelinliğe de öğretiyordu şimdi. Belki bu eve yalnız başına dönmek ona çok zor geldiğinden, içinde hayal ettiği sevgilisinden bir parça taşıyormuş gibi somutlaştırmak istiyordu onu, çektiği acıdan ve damarlarında dolaşan yüksek dozda alkolden allak bullak olan zihniyle.
Oturma odası aynıydı. Karman çorman, düzensizliğinin içinde kendine has bir düzene sahip… Her köşede yüzlerce anı, o karmaşanın köşelerini tutmuştu sıkıca. Kanepeleri değil, halıyı kullanırlardı oturmak için hep. Halının ortasına çöker, yemeklerini yer ve birbirlerine hadsiz sorular sorarlardı zaman zaman. Kimi zaman güler, kimi zaman uzun uzun susarlardı.
Yosun’un oturmayı en sevdiği ikinci yere, köşedeki yeşil berjere kaydı bakışları. Oraya oturur, gözlerini Özgür’e dikerdi. Bazen uyuduğunu sanırdı Özgür’ün, uyku hâlinde bile bir saniye çekmezdi gözünü onun üstünden. İlk günlerde rahatsız edici bulurdu Özgür bu tuhaf hareketi… Sonraları bunu da çok sevdi. Sanki Yosun’un gözleri onun hayatını anbean kaydeden canlı kameralardı. Kim bilir zihninde nasıl bir montajla nasıl bir filme dönüştürüyordu onu? Kendisi aynaya bakmaya bile tahammül edemezken, ne geçiriyordu da aklından öyle güzel güzel izliyordu yüzünü… Özgür bunu düşündü. Düşündükçe, kalbi tekrar tekrar sancıdı.
Koridordan yürürken, banyoyu es geçti. Orası son sahneydi… Her zaman olduğu gibi… Banyonun kapısına bile bakmadı ama dudaklarının kenarında ölü bir gülümseme belirdi, çektiği acıya savaş açmış gibi filizlenmeye çalıştı, kapının hayaliyle bile…
Yatak odasına yürüdü. Birlikte uyudukları, seviştikleri, sarıldıkları yatağa baktı uzun uzun. Sırtından soğuk bir ürperti geçti. Dünyanın en rahat yatakları bile o yataktan daha huzurlu olamazdı Özgür için. İkinci el dükkânından çok ucuz bir fiyata almıştı o yatağı. Aslında berbat bir karyoladan fazlası değildi, sürekli gıcırdar durur, kumaşın altında fırlayan teller Çin işkencesini aratmazdı. Bir geceden fazla o yatakta yatan herkes bellerine saplanan acı hakkında yakınırlardı günlerce.
Ama Yosun bir kez bile dile getirmemişti bunu. Rahatsız bir yatakta, hastalıklı bir aşkla, huzurla uyurlardı, kolları birbirine dolanmış, sanki dünyada tutunacakları başka hiçbir şeyleri kalmamış gibi... Kalmamıştı zaten. Kışları soğuktan göbeğinin altına doğru sokulurdu Yosun’u, yazın sıcağa rağmen yine ayaklarını dolardı onun bacaklarına. Kâbus kaçıranı olduğunu söylerdi… Yine koca koca anlamlar yüklerdi o rahatsız edici yataktaki uykusuna bile.
O yatakta uyuduğu, seviştiği ya da sarıldığı tek kadın Yosun değildi belki. Ama hiçbiri, en ufak bir duyguya sahip değildi ve hepsi bir amaca hizmet ediyordu ondan önce. Aklını tilkilerinin planlarına satarken, bedeni de o tilkilere hizmet etmişti bir süre. Umursamazdı. Anlam yüklemezdi. Hiçbir şey hissetmezdi biriyle sevişirken… Öpüşmezdi. Öpüşmeyi pek sevmezdi.
Ama Yosun… Onunla bedenleri birbirine her değdiğinde, arzu ettiği ilk şey dudakları olurdu; su, hava, sigara gibi hayati bir ihtiyaçtı onun için. Âşık olduğu ilk kadın değildi ama aşkla seviştiği ilk kadındı Yosun. Fiziksel temasın da aşkın bir parçası olabileceğini anladığı ilk bedendi onunki… Dokununca kırılacak gibi görünen zayıf bedeni, vücutları her birleştiğinde kutsal bir tapınak gibi hissettirirdi Özgür’e. İnancı kalmamış adamın, tapındığı tek beden, tek ruh, kısacık saçlarıyla denizden gelme bir tanrıça gibi… Özgür’ün biricik ibadeti.
Gelinliği dikkatlice kapının yanındaki iskemleye bırakıp yatağa uzandı. Ellerini iki yana açıp, onların yokluğunda oluşmuş rutubet kokusunu içine çekti. O sert koku bile iyi geldi duyularına. Çatı damlamaya başlamıştı yine. Sararmış ve küflenmiş bir noktadan sular akmıştı belli ki… Tam da yataklarının üstüne. Sanki onlar orada değilken bile, hep bahsettikleri “su” onların anısına o yatağa düşmüş de çürütmüştü her şeyi. Onlar da çürütürdü zaten bütün iyi şeyleri ya… Yosun kesin bu konuda da buna benzer bir benzetme yapardı… Dudakları, buruk bir ifadeyle gülümsedi bir kez daha.
Hiç alışık olmadığı türden bir acı çekiyordu Özgür. Büyük dertleri olurdu genelde. Türlü trajik sahneler sonrası, acı çeken her hücresini uyuşturacak, onu bir canavara çevirecek türden… Ama o an, hayatında ilk defa yumuşak, nahif bir acı yakıyordu içini. Böyle bir şeyin hiçbir zaman mümkün olabileceğini düşünmemişti. Tecrübesiz ve hazırlıksızdı. Ne yapacağını, o acıdan nasıl kurtulacağını bilmiyordu.
Ayağa kalktı. İskemlede bir insan gibi oturan ıslak gelinliği alıp, o evde bütün zor sorulara cevap aranan o yere gitti…
Banyoya… Banyolarına.
Yosun, o yerden, “Mabet” diye bahsederdi, eğer burada olsaydı. Ama Özgür, henüz o kadar Yosun’laşamamıştı.
Kapıyı kapatmadı. Işık düğmesini çevirdiğinde titrek bir aydınlık doldu o küçük alana. Her şey yerli yerindeydi; paslı musluk, sabunu kuruluktan çatlamış lavabo, aynada kalmış buğulu bir el izi… Ve küvet.
Yosun’un saçlarını kestiği, birlikte yıkandıkları, bazen saatlerce su dolu hâlde dertleştikleri o eski beyaz küvet.
Şimdi donuk, soğuk ve boştu.
Gelinliği eskiden bornozlarının yan yana asılı durduğu askıya astı dikkatlice. Bir hayalet gibi…
Tıpkı bir zamanlar o banyoda yaşananlar gibi…
Yıkık, ıslak ve orada.
Özgür, yavaşça küvetin içine oturdu. Üstünde hâlâ nemli tişörtü vardı ama bu kez çıkarma zahmetine bile girmedi. Arkasına yaslandı. Boğazı yanıyordu. Cebinden küçük, cep matarasına benzeyen bir şişe çıkardı, dizlerinin arasına sıkıştırdı ve tekrar içmeye başladı.
İlk yudumda genzini yakan sıvı, diliyle değil, kalbiyle kavruldu. Çünkü o alkol, içini ısıtmadı; tam tersine, geçmişi yeniden alevlendirdi. Yosun’un çıplak ayak sesleri yankılandı kafasında. Suyun içine daldırdığı elleri, Özgür’ün sırtını yıkadığı anlar. Onun saçlarına dokunarak söylediği o basit cümle:
“Sanki sana dokununca dünya susuyor, biliyor musun?”
Şimdi dünya, onun için sonsuza kadar susmuştu. Sadece içtiği her yudumda boğazından aşağıya akan birer çığlık kalmıştı. Ve her çığlık, küvetin içinde yankılanıyor, beyaz fayanslara çarpıp geri dönüyordu.
Evdeki sessizlik, Özgür’ün zihnindeki karmaşadan daha netti.
Dışarıdan tek bir ses bile gelmiyordu ama içeride bir savaş vardı.
Kimi zaman Yosun’un kahkahası uğulduyordu kulaklarında, kimi zaman onun ağladığı o gece; “Beni niye sevmiyorsun?” diye sorduğu, ona bütün acılarını açtığı, birlikte planlar yaptıkları anlar…
Sadece birkaç dakika dayanabildi o küvetin içinde durmaya. Şişesinin dibini hızlıca başına dikip, içinde kalan birkaç damla konyağı küvete boşalttı ve ayağa kalktı. Şimdi ayakta durmak hiç kolay değildi onun için, o an hiçbir şeyin kolay olmadığı gibi… Eliyle paslı lavabodan destek alarak birkaç saniye durdu. Hiç o kadar içmezdi Özgür. Bilincini, bedeninin kontrolünü o kadar kaybetmek hoşuna gitmezdi. Ama o gün… Sahip olduğu tüm kontrolü, son damlasına kadar kaybetmek istedi.
Boş mideye içtiği litrelerce alkol, midesinde her şeyi içine çekmek isteyen sert bir girdaba dönüşmüştü. Midesi bulanıyordu. Bulantı geçsin diye derin bir nefes çekti içine, ama bu ters etki yaptı ve birden kusmaya başladı olduğu yerde. Yere çöktü. Başını ellerinin arasına aldı kusması kesilir kesilmez. Kutsal saydığı özel alanlarının de içine sıçmıştı işte. Hep yaptığı gibi… Kendine öfkelendi tekrar. Göğsü şiddetli bir şekilde inip kalkarken, alt dudağını ısırdı. Öyle bir ısırmıştı ki dudağı patladı ve kanamaya başladı. Bir yıkım, bir savaş anı gibiydi o an. Elini yumruk yaptı ve yumruğundan güç alarak ayağa kalktı. Aynayla burun buruna geldiğinde, ağladığını fark etti. Ağladığını fark etmeyecek kadar çok mu içmişti, yoksa o kadar çok mu acıyordu içi de artık büsbütün sıradanlaşmıştı pek âdeti olmayan bu durum… Aynadaki yansımasına öfkelendi. Kendine bakmaya tahammül edemiyormuş gibi dişlerini sıktı, burnundan soluyarak. Hâlâ kuvvetle sıkmakta olduğu yumruğunu aynaya geçirdi. Ayna parçalara ayrıldı, içine eşlik ederek.
Aradan günler mi geçmişti? Özgür aynanın karşısında öylece dikilirken ve parçalanmış kısma gözlerini dikmiş, nefes bile almadan her bir küçük cam parçasını incelerken zaman mefhumunu kaybetmişti. Belki de yıllar geçmişti orada, ya da yalnızca bir iki dakika sürmüştü. Öfkesi tazeydi hâlâ, sanki on ömür daha geçirse dinmeyecek kadar keskin ve büyüktü. Bir an sonra, aynadaki görüntü kımıldadı. Kendi gözleri değildi baktığı. Aynada duran, on yedi yaşındaki hâliydi. Daha sivri, daha vahşi. Dudaklarında tanıdık bir alaycılık. Birazdan sigarasını yakacakmış gibi sıkılgan bir bekleyiş vardı üzerinde.
Özgür geriye çekildi, kaşları yay gibi gerilirken. Sarhoşluk hâlinin yoğunluğundan ya da yaşadığı kalp acısının bir sanrıya dönüşmesinden dolayı aklını kaçırmaya başlıyor olmalıydı. Aynadaki çocuk konuşmadı. Sadece başını eğdi ve sırıttı, o çarpık, her şeyi bilen ama hiçbir şeyi umursamayan gülümsemeyle. Özgür aynaya doğru gözlerini kısarken, iğrendiği bir şeye bakıyormuş gibi burnunu kırıştırdı.
Bir ses duydu sonra. Kapı gıcırdadı. Ve işte oradaydı. Aynadan çıkmış, o an etrafındaki hiçbir şeyin sahip olmadığı kadar net bir gerçeklikle beden buldu. Kapının eşiğinde durmuş, cebine ellerini sokmuş, başını hafifçe yana eğmişti, on yedi yaşındaki Özgür. Gerçek olan, kendini gelecekten gelen bir illüzyon gibi hissetti, gençliğinin sahip olduğu o somut tanıdıklığın karşısında. Algıları bozuldu, halüsinasyonlar, gerçekliklere karıştı. Özgür’ün dudakları gerildi, düşünceli ve endişeli bir ifadeyle. On yedi yaşında olan, kıkır kıkır güldü. “Korkma delirmedin hâlâ,” dedi başını hafifçe yana eğerek. Sesi, tüy gibi yumuşak ama bıçak kadar keskindi. O ses tonunu hemen tanıdı Özgür. O yaşlarda hep öyle konuşurdu. Kibirli, alaycı ve küstah… “Maalesef,” diye ekledi dudaklarını yapay bir üzüntüyle bükerek. “Ama aklını böyle en ufak kalp kırıklığında kaybedecek hâle geliyorsan… Keşke delirsen. Hak etmiyorsun aklını.”
“Siktir git…” dedi Özgür geçmişinden gelen heyulaya doğru tıslar gibi. Ardından kesinlikle delirdiğini düşündü ve ilk kez, bu kadar büyük bir korku hissetti içinde. “Siktir git!” diye bağırdı, korkusunu bastırmak istercesine.
Ama genç olan, ellerini ceplerine atmış, etten kemikten bir insanmış gibi ona doğru adımlar atmaya ve sahip olduğu çirkin alaycılıkla onun damarına basmaya devam ediyordu. “Gerçi sen siksen delirmezsin de ha… Aklınla lanetlendin unuttun mu? Bin yaşına da gelsen aklın ilk günkü kadar keskin olacak,” dedi kısık gözleriyle. Dudaklarındaki kıvrım kendinden bir parça kadar tanıdıktı Özgür’e, ama bir o kadar da geride kalmış, neredeyse unutulmuştu. Birkaç dakika öncesine kadar… Genç hayalet burnundan soluk vererek güldü. “Huzur evinde kullanırsın artık.” Gözlerindeki küçük düşürücü ifadeyi icat eden kişi, Özgür’ün bizzat kendisiydi, şimdi kendi silahının namlusu, ona doğru çevrilmişti. “Hoş, senin olduğun yerde huzur kalır mı bilmem…”
Özgür, geriye doğru birkaç adım attı. Arkasını dönmek istedi ama ayakları taşıyamayacağı kadar ağırdı. Genç Özgür cüretkâr bir adım attı ona doğru. Gerçekten aklını yitirdiğine emindi o an. Gözbebekleri büyüdü. Genç olan, onu yatıştırmak istercesine baygın bir ifadeyle ofladı. Bu hareketi Özgür, boş dertleri olan arkadaşlarına rahatça tavsiye verirken yapardı. Biliyordu. “Şu an sadece kendini koruyorsun. Bu bir kopuş değil, bir geçiş. Savunma mekanizman çalışıyor. Kendimi benden daha iyi tanıyan biri yok. O yüzden geldim,” dedi. Teknik konuşmaları alaycılığıyla birleşince iyice çekilmez bir hâl almıştı. Özgür, geçmişte bu kadar sinir bozucu bir kişiliğe sahip olduğundan habersizdi, onunla yüzleşene kadar.
Özgür duvara yaslanıp, gördüğü halüsinasyonun biteceği anı beklemeye karar verdi. Gözlerini sımsıkı yumdu. Yok sayarak çözebildiği çok fazla sorun olmuştu geçmişte, belki geçmişini de aynı taktikle çözer, yok olmasını sağlardı, “öyleymiş” gibi davranarak.
“İçinden çıkamıyorsun, değil mi?” Birkaç dakika sonra kulaklarına çalınan sesle irkildi. Halüsinasyon görmek ayrı bir şeydi ama duymak… Sanırım gerçekten kaybediyordu o tükenmez sandığı beynini, yavaş yavaş değil, bir anda. “Aç gözlerini de sana yardım etmeme izin ver. Beni sen çağırdın…” Kulağının kenarında bir soluk hissetti. Aklı ve yaşadıkları hakkında düşündü bir süre. Hayatına şöyle bir bakınca, o herkesçe methedilen aklı büyük hatalara ve büyük kayıplara yol açmaktan başka bir işe yaramamıştı. O an, delirmeye karar verdi. Gözlerini açtı sertçe. Bu kez korkmuyordu ondan. Genç hâlinin o pervasız, cesur ve güçlü hâlini kıskanıyordu hatta, şimdi tekrar o olmaya ihtiyacı vardı, biliyordu. Hayalse hayaldi, çok da umurundaydı sanki aklını kaçırma ihtimali. Planlar hiçbir şey ifade etmiyordu artık. Hayalindeki normal hayata kavuşmanın bir anlamı kalmamıştı, rahatsız yataklarda rahat uykular uyuyamayacaktı ki artık. Nereye taşınsa, evi hep karanlıklar altında kalacaktı. On yedi yaşında olan, onun kararlı gözlerini görünce, memnuniyetle gülümsedi. Elini uzatıp ikisinin ortasına etten bir köprü kurdu.
“Gel,” dedi avını yakalamış bir avcı heyecanıyla. “Kütüphanene gidelim. Sana bir şey göstermem lazım…” Ve döndü. Ahşap zeminde yankılanan ayak sesleri, sanki bir hayalden değil de gerçekten o yaşlardaki bir gençten çıkıyor gibi sahiciydi. Özgür onun peşinden, neredeyse hipnoz olmuş gibi yürürken, düşünmekten bile isteye vazgeçmişti tamamen. Kendinden başka kimsenin girmesine izin vermediği odaya sızdı hayali, Özgür’le birlikte. Geçmişte tehlikeli planlarını yaptığı, tilkilerini açıkça sergilediği, babası sandığı o aşağılık heriften çaldığı kitapları ve el yazmalarını sakladığı odaya…
Raflar, kalın bir toz katmanıyla mühürlenmişti odada. Genç Özgür, çenesiyle bir rafı işaret ettiğinde, Özgür sorgulamayı bırakalı çok olmuştu. Söylediğini hiç düşünmeden yaptı. Hangi kitap diye sormadı bile. Çünkü on yedi yaşındaki Özgür’ün en sevdiği kitabı çok iyi biliyordu. Doğrudan o kitaba uzandı eli, yavaşça avuçlarının içine aldı. Kapaktaki başlığı, kaçıncı kez okuduğunu bilmiyordu bile.
“Bilinçdışı Maskeleri.”
Sayfaları sararmaya yüz tutmuş kitabın eskimiş kapağına dokunduğu an, o odada misafir ettiği genç hayalete en yaklaştığı andı. Kaç kez okumuştu kim bilir o kitabı gençken? O zamanlar ezberlemişti yarısından çoğunu, satır satır tekrar ederdi okumadan önce. Yere çöktü. Bakışları odanın öbür ucundaki zebani hayaleti yok sayarak kitaba gömüldü.
Özgür’ün gözleri kısıldı, parmak uçları kitabın pürüzlü kapağında dolaşırken. Tek bir harf okuyamayacak kadar sarhoş hissediyordu bir yandan, fakat diğer yandan heyulası ona öyle bir adrenalin enjekte etmişti ki zihni, on yedi yaşındaki hâli kadar berrak ve tehlikeli bir hâl almıştı. Kitabın kapağını ağır hareketleriyle açtı.
“Yetmiş ikinci sayfa,” diye talimat verdi genç olan hayalet. Eh… Kitabı ezbere bilen oydu. Yetişkin olan artık unutmuştu o cümleleri ya… Dediğini yaptı bir kez daha. Ve daha ilk paragrafta, yıllar önce altını çizdiği şu pasajla karşılaştı:
“İçsel Düzenbazlar, bireyin bilinçli ya da bilinçdışı şekilde içinde barındırdığı; alaycı, oyunbaz, kuralları sorgulayan, maskeleri düşüren, çelişkileri gösteren bir iç ses veya kişilik parçasıdır. Bu iç figür, bireyin ruhsal gelişiminde hem yıkıcı hem de yapıcı bir rol oynar.”
İçsel düzenbazlar… Bu kavramı ilk öğrendiği ana gitti zihni. Alaycı bir iç ses, zorba bir benlik, bir tür ego bölünmesi gibi algılamıştı ilk okuduğunda. Kendi tilkilerine benzetmişti. Kafasında sürekli konuşan, onunla alay eden, onu zorlayan… Hatta kendine özel bir isim vermişti bu kavrama.
Pasajın hemen yanına kendi çirkin el yazısıyla düştüğü nota değdirdi parmağını. ‘İçsel Düzenbazlar mı? İçsel Tilki diyelim biz buna.’ Yazı stili bile ukalaydı. Tıpkı gençliği gibi.
Sessizce güldü, başını ağır ağır iki yana doğru sallayarak. O an anladı yaşadığı sanrının sebebini… Ya da o sanrının neden ukala bir tavırla, özellikle o sayfayı okuttuğunu ona…
Hemen alttaki pasaja geçti. Yine altı defalarca kez, farklı boyutta uçları olan siyah ve mavi kalemlerle çizilmişti.
“İnsan bazen aklını kaybetmemek için kendi içinde bir kukla yaratır. Herkesin içinde konuşan bir ses vardır ama bazı sesler diğerlerinden farklıdır…”
Köşede duran genç hâli, o hayalet, onun “içsel tilkisiydi” işte. Hayatın tekinsiz sokaklarında hayatta kalmayı öğrenmiş benliğinin, eski versiyonu. Ne öğüt vermeyi bilir ne de şefkat göstermeyi… O ses alay eder, dalar, çıkar, küfreder… Ve onu kendine getirirdi.
Üçüncü pasajda dediği gibi… “Bazen içimizdeki en kırık parça, bize en büyük aklı fısıldar. Çünkü hayatta kalmak için deliliğin eşiğinde dans etmeyi öğrenmiştir.”
Özgür de bunu yapıyordu işte. Delirmemek için kendine daha deli bir dost çağırıyordu. Kendi gençliğini.
Hafif hafif kendi benliğini hatırlamaya başlamasının verdiği özgüvenle, durmadan okumaya devam etti. O an sarhoş aklıyla, yaşadığı psikolojik duruma az da olsa hâkim olabilmek için… Madde madde sıralanmıştı; içsel düzenbazlar.

“1. Kriz Anlarında Ortaya Çıkar
Zihinsel çöküşe yaklaşan, benliğini yitirme riski taşıyan bireyde ortaya çıkar. Kimi zaman bir kurtarıcı, kimi zaman da sarsıcı bir aynadır.

2. Bireyin Kendisiyle Yüzleşmesini Sağlar
Bastırılan duyguları, çarpık savunmaları, yalanları tiye alarak görünür kılar.

3. Alayla Şifalandırır
Özneye ne yapması gerektiğini doğrudan söylemez. Ama onu içten içe sarsarak, gerçeğe uyanmasını sağlar. ‘Kendine gel!’ deme biçimi sivridir.

4. İç Gelişimi Tetikler
Egoyu altüst edebilir ama bu, yeniden yapılanma için gereklidir. Bir nevi ‘psikolojik deprem’ yaratır, ama yeni temeller için.”

Özgür, her bir satırı okurken kesik nefeslerle nokta koydu son kelimelere, dördüncü maddenin sonunda, gözlerini sıkıca kapatıp kesik bir soluk aldı. Bıkmıştı artık kendiyle ilgili her şeyden. Babası sandığı psikopat ucubeden, çocukluğundan, on yedi yaşından, yaşadığı şeylerin onu getirdiği günümüz Özgür’ünden… Geç kalmaktan, hata yapmaktan, koruyayım derken tehlikeye atmaktan, kaybetmekten… Bu kez delilik hâlinin kökü öfkesinden geliyordu. Kendine ve kaderine karşı hissettiği o kesif, karşı konulamaz öfkeden.
“Sikeyim psikolojisini de tilkisini de… Savunma mekanizması olarak alkolü seçeyim dedim onu da beceremedim. Sanrı görmeye, deli gibi kendi gençliğimle konuşmaya başladım. Hayatımı sikeyim…” diyerek söylenmeye başladı dişlerinin arasından. Bağırmıyordu ama keşke bağırsaydı. Bakışlarını yukarı kaldırıp küstah on yedisine baktı, kararmış gözleriyle. “Sen de siktir git artık!” diye bağırdı bu kez. Kitabı ona doğru fırlattı, geçmişindeki tüm heyulaları yok etmek istercesine. Kitap sert duvara, oradan da halıya çarptığında açık kaldı. Tam da şu notun yazılı olduğu sayfada:
“Kendi acımı tanrı yaptım. Şimdi o beni cezalandırıyor.”
Genç olan kollarını göğsünün üstünde birleştirirken göz ucuyla o cümleye baktı ve yüksek perdeden bir kahkaha döküldü dudaklarından. Başını küçük gören bir tavırla yavaş yavaş salladı.
“On yedi yaşında bu kitabı okuyup, ezberleyip kenarına bu cümleleri yazan heriften, buna mı dönüştün gerçekten?” diye sordu, “zavallı” dermiş gibi dudaklarını bükerek. Özgür’ün çenesindeki kas seğirdi. Ama on yedi yaşında olan, bu tür küçük detayları fark edemeyecek kadar gençti. Konuşmaya devam etti zehirli sesiyle. “Nasıl bir salak oldun sen Özgür? Hani dünyaya hükmedecektik? Hani gerekmedikçe duygusal herhangi bir hisse izin vermeyecektik? Hani konu planlarımızsa sadece aklımızla savaşacaktık?”
Özgür, dünyayı sırtında taşıyormuş gibi bir yorgunlukla gözlerini kapattı. “Yoruldum,” dedi pürüzlenen sesiyle. “Artık savaşmak istemiyorum.”
Genç versiyon, küstah tavrıyla güldü, ama daha çok burnundan nefes veriyormuş gibi göründü gülüşü. “Tam da bu yüzden geldim,” dedi ifadesine tezat bir netlikle. “Çünkü sen ne zaman yorulsan, beni çağırırsın. Bilirsin... Ben asla acıyan biri değilim. Öyle hislerim yok… Ben acımasız ve öfkeli olanım.”
Özgür, başını bir kez daha kaldırıp on yedi yaşındaki hâline döndü. “Senin kadar acımasız olamıyorum artık demek ki. Ne yazık?” O da alaycı bir ifade takındı yüzüne, gençlik hayalini taklit ederek.
“Hayır,” dedi hayalet, bu kabul edemeyeceği derecede aciz bir tavırmış gibi kaşlarını çatarak. “Ya siktir git… Sen, kendini inşa etmiş bir felaketsin oğlum. Herkesin kendi gölgesinden kaçtığı bir dünyada sen gölgene isim verdin. Onunla arkadaş oldun. Şimdi neden ondan kaçıyorsun? Bir de bu duygusal rollere mi giriyorsun gerçekten? Ucube misin lan sen? O kadar mı düştün?” diye bağırdı onun yüzüne, eğilip, üstten bakışlar atarak. Gözleri delici bir matkap gibi sivri uçlu ve fevriydi.
Özgür elleriyle yüzüne kapattı. Genç Özgür, aklının bir köşesinde kendi ininde beklerken, gelip onu tokatlamak için ete kemiğe bürünmüştü o küçük evde. Aklım ne tür bir berbatlıkta kim bilir? diye geçirdi içinden. On yedi yaşımdaki hâlim benimle alay ediyor, beni küçük görüyor…
Genç olanı kahkaha attı. Geleceğindeki benliği bu kadar düşük bir katmanda görmek, onu delirtmek üzereymiş gibi, histerik bir kahkahaydı bu. “Âşık mı oldun gerçekten yoksa? Güldürme beni.” Soğuk, içe işleyen bir kahkaha daha attı. “Aşk, senin için bir duygudan ibaret olmadı ki hiç. Sen onu hep bir oyun tahtası, bir hipnoz biçimi olarak kullandın. Şimdi neden kurban rolüne bürünüyorsun?”
Özgür sessiz kaldı. Mat gözleriyle öylece baktı geçmişine. On yedilik olan iyice eğildi öne doğru, onun göz hizasına geldi. Hafifçe gözlerini kıstı, büyülü laflar etmek üzereymiş gibi bir özgüvenle.
“Bir kadına kendini vereceksen, önce kim olduğunu hatırlayacaksın. Yoksa ne sen kalırsın ne de o… Sen kimsin Özgür? Sana sokakta neden ‘tilki’ diyorlardı hatırladın mı?” diye sordu kaşları yay gibi gerilirken. “Senin yaşadığın şey yas değil. Kendine duyduğun nefreti, aşkın suretine sokmak. Hadi kalk. Bu siktiğimin duygusal mezarlığında daha fazla yatamazsın!”
Özgür, yorgun omuzlarını, her şeyden pes etmiş gibi düşürürken boğuk bir sesle konuştu, “Sen hâlâ bensin. Ama ben artık sen değilim. Beni burada bırak git…”
Genç ve zalim olan, sırtını dikleştirdi. Kollarını göğsünde birleştirip ona daha da üstten bir bakış attı ve dudaklarını büktü, sert bir hayal kırıklığıyla. “Sen âşık falan değilsin. Acıya bağımlısın. Ve ona aşk süsü veriyorsun…”
Özgür, her şeyi kabullenmiş olmanın vermiş olduğu rahatlıkla, burukça gülümsedi. “Acı beni diri tutuyor galiba.”
Diğeri pis bir koku almış gibi burnunu kırıştırdı. Geleceğinden iğreniyordu âdeta. Başını sertçe iki yana doğru salladı. “Hayır. Acı seni karakter gibi gösteriyor. Aslında sadece boşsun. O boşluğu duygusal yıkımla doldurup, derin biri gibi davranıyorsun.” Çok doğru noktalardan vuruyordu onu çünkü nerede büyüdüğünü, kime dönüştüğünü, ruhundaki kara deliği adı kadar iyi biliyordu. O ikisi, o kara delik boyutundaki boşlukla farklı metotlarla baş eden, iki farklı ve aynı kişiydi. “Yıllarca insanları çözümledin. Teorilerle giydirdin, sistemlerle kestin, açıklamalarla uyuttun. Ama kendine asla bir teşhis koyamadın. Çünkü senin analizlerin hep başkası üzerinden çalıştı. Kendi duygularına sıra gelince “sistem dışı” oldun. Hani o kitapta altını çizdiğin yer vardı ya...
“‘İnsanın içini görmesi için gözüne başkasının gözyaşı gerekir’ diye? İşte sen... Yosun’un gözyaşıyla kendine baktın. Ve o gittiğinde, aynanı kaybettin,” dedi Yosun’dan önce ağlamayı bile beceremeyen bir zavallı olduğunu açıkça yüzüne vurarak. “Onun sevgisine bağımlısın, kabul et.”
Özgür sustu. Bağımlılığının farkındaydı ama on yedi olanın sandığının aksine, bu bağımlılık yüzünden yıkılmamıştı. Yosun’dan önceki hâlinden korktuğu için de değildi. Yıkımının orta yerine düşen o taş, Özgür’ün kalbiydi, katıksız aşkı… Korktuğu tek şey; Yosun’a karşı duyacağı özlemin her geçen gün onu paramparça edeceğini, belki de sonunda ölümüne sebep olacak bir acıya dönüşeceğini bilmesiydi içten içe. Ama genç hayalet, ona inanmıyordu. Sürekli başını olumsuz anlamda sallayıp duruyor, ona üstten, kibirli bakışlar atmayı bir an bile bırakmıyordu.
“Senin en büyük problemin ne biliyor musun? Aşkı da entelektüel bir performansa çevirdin. Onunla yaşadığın her şeyin bir cümlesi vardı. Hissin yoktu. Metnin vardı. Sevişirken bile kafanın içinden bu metinler geçiyordu. Çünkü duyguyu anlamadın, tanımladın. Ve o yüzden... hiçbir zaman yaşamadın.”
Özgür bir kez daha sustu. Vereceği bir cevap kalmamıştı elinde. Çünkü o hâlini, saatlerce konuşsa bile ikna edemeyeceğini biliyordu. İnatçı, sabit fikirli, kendini dünyanın en bilge, en güçlü insanı sanan zavallı… Hayatını kibriyle mahvetmiş olmasının acısını bile yine kendisinden çıkarıyordu. Durmaksızın devam etti ültimatomuna.
“Sen duygusal olarak kendini ifade edemeyen biri değilsin. Sen duygularını zekâyla maskeleyen bir korkaksın. Her şeyi ‘anlamak’ istedin çünkü ‘hissetmek’ seni dehşete düşürüyordu. O seni sevdiğinde... Anlamak yerine sevmeyi denemen gerekirdi. Ama sen hep satır arası aradın. Sen onun dilini anlamayacak bir durumdaydın. Ve onu görmeyecek kadar kördün,” dedi dizlerinin üstüne çöküp geleceğiyle sağlam bir göz teması kurarak. Söylediği her şeyi anlamasını, gerçekleri kendine itiraf etmesini istiyordu. Neden kaçtığını, neyi kovaladığını, ihtiyaçlarını ve var olmadığını sandığı zaaflarını çok iyi biliyordu çünkü. Yetişkin Özgür istediği kadar kabul etmesin, peşine düştüğü duygular, onu yoldan saptırmış, hayatta kalma içgüdüsünü yerle bir etmişti. Geleceğini teminat altına almadan çıkmayacaktı o odadan.
Ama o, susmaya devam etti. Kütüphaneden uzanıp aldığı bir psikanaliz defterine dönüp, dalgın ifadesiyle sayfaları karıştırırken, genç Özgür yılgınlıkla iç geçirdi.
“Bak, bu duvar bile senden daha iyi hatırlıyor. Çünkü sen burayı unutarak yaşamayı seçtin,” dedi her kelimenin üstüne basarak. Özgür, onu artık duymuyormuşçasına dizlerinin üstünde tuttuğu defteri okumaya devam etti. Aradan geçen dakikalar yavaştı, bozuk bir saatin, işkence çeke çeke kımıldamaya çalışan kadranı gibi… Özgür başını hiç kaldırmadı o defterden. Ama okuduğu satırlardan da hiçbir şey anlamadı.
Kapı hafifçe gıcırdadı. Rüzgâr gibi bir ses dolaştı odada. Genç Özgür yavaşça geriye çekildi. Gözlerinde hâlâ o alaycılık vardı ama altında çok daha keskin bir duygu saklıydı; öfke. Kapının eşiğinden, Özgür’e bir çöpmüş gibi baktı. Son sözlerini, her kelime vurgusunun arasına saniyeler koyarak, tane tane sarf etti.
“Yıkıl. Kabul… Hadi sana bu günlük o lüksü tanıyacağım. Ama uyandığın an… Ayağa kalkacaksın. Yoksa seni ben yıkarım. Anlıyor musun beni?”
Ve gözden kayboldu. Kitap açık kaldı. Sayfası titriyordu.
Sanki içinden biri… Hâlâ konuşuyordu.

***

Hangi noktada uyuyakaldığını bilmiyordu, zaten ruh hâli ve sarhoşluğu düşünülünce, bu uyuyakalmaktan çok sızmak gibiydi, zihninin yorgunluktan başka bir çare bulamayıp kendini tamamen kapatma durumu. Fakat inleyerek gözlerini açtığında o eski, rutubetli çalışma odasında, tükenen her şeye karşın ısrarla çalışmaya devam eden duvar saati akşamın 18.35’ini gösteriyordu. Vücudunun her bölümü ayrı ayrı ağrıyordu ama en çok da başı… İçine düştüğü derin uykudan önce, bu odada yaşadıkları belki de uykusunun bir parçasıydı. Kâbustu düpedüz. Yoksa gereğinden fazla alkol tükettiği için gördüğü bir halüsinasyondan mı ibaretti? Bilmiyordu. Bir kez daha istemiyordu bilmeyi de. Ama sanki… Sihirli bir değnek sallanmıştı da üstüne, içi az da olsa soğumaya başlamıştı. Alevlere engel olabilecek bir büyü var mıydı ki? Hele Özgür’ün sahip olduğuna benzer, görünmez, koca bir yangın büyüklüğündeki çözümsüz alevlere…
Yavaş hareketleriyle, uzandığı halıdan kalkıp arkasına bile bakmadan terk etti o odayı. Mutfağa doğru tembel adımlarıyla yürüdü. Beyaz ışık düğmesine bastı zifiri karanlığın ortasında, ama lamba yanmadı. Mutfaktaki bozuk elektrik sistemini anımsadı. Kesik bir nefes aldı. Karanlığın içinde yürüyerek el yordamıyla tezgâhın üstündeki rafı buldu ve o raftan eline geçen ilk bardağı çekti. Musluğu açıp bardağı çeşme suyuyla doldururken boşta kalan eliyle şakaklarını ovdu, dudaklarının arasından kısa bir küfür mırıldanarak.
İçtiği her yudumla birlikte, eski benliğini de yuttu sanki yani daha eski olanı değil, uykusundan önce var olan çaresiz Özgür’ü, yuttu, yok etti.
‘Uyandın.’
Dudaklarının kıyısında beliren hafif çarpık gülümseme… İşte o, tilkinin gülümsemesiydi. Neşe barındırmıyordu, zafer de. Sadece bir varlık belirtisi vermek istemişti sanki doğduğu günden beri sahip olduğu muziplikle.
‘Beni susturabileceğini sandın. Aşkla. İyilikle. Suçlulukla. Ama ben hep buradaydım. Sadece seni izliyordum.’ Tilki, zihninin içinde konuşuyor, Özgür’ün onu duyabildiğini fark ettikçe daha da keyifleniyordu. Yeniden, bir olmuşlardı. O iç sesten çok, Özgür’ün ihtiyacı olduğu anlarda gün yüzüne çıkan parçasıydı.
Özgür başını geriye doğru attı. Derin bir nefes çekti ciğerlerine. Tavanın köşesinde bir örümcek ağında hafifçe titreyen toz parçasını izledi. Düşünmedi. Hatırlamadı. Uğraşmadı. Sadece durdu. Sadece vardı artık…
Kendini toparlamak ister gibi üstünü başını silkeledi. Banyoya döndü, kırılmış aynaya baktı bir kez daha. Bu kez aynada başka biri yoktu. Ama gözlerinin derinliklerinde varlığını yoğun bir biçimde açık ediyordu, o eski çocuk. O uykusuz, geceyi gün eden, sistemi altüst etmek için doğmuş çocuk... Tilki.
Ve o an anladı ki artık kimseye karşı nazik olmaya çalışmasına gerek yoktu. Kimseye kendini affettirmesine gerek yoktu. Kimseye özür borcu yoktu. Yosun’u kurtarmak istemek en büyük amacıydı. Ama o amacı Yosun kendi kendine hallettiğine göre artık ona ihtiyacı yoktu. Evet, o kurtulmuştu… Ve Özgür bu kurtuluşa yardım etmeye devam edecekti. Yosun’un yanında olmaya çalışarak değil, ondan uzaklaşarak. Onu kurtararak değil, kaybederek… Bir kez daha. Ama bu kez, bunu ondan Yosun rica etmişti.
Artık koruması kollaması gereken kırılgan bir koza yoktu elinde. Eskisi gibi bildiğini okuyabilirdi. Yosun giderken her şeyi almış ona bir tek şeyi bırakmıştı; Kafasındaki tilkileri... ‘Tilki inine geri döndü’ dedi kafasındaki ses. Koridorda, bu kez net adımlarıyla ilerledi. Evin giriş kapısından dışarı çıkarken, o izbe, karanlık eve geldiği ilk günü düşündü. O an olduğu kişi gibi hissediyordu tekrar. Yenilmez... Kibirli... Ve Özgür… Kapıyı arkasından kapatırken yüzünde tek bir duygu emaresi dahi yoktu. Gözleri, iki boş çukur gibi, doğrudan önüne bakıyordu hissizce. Gelinliği içeride bırakmıştı, bile isteye. Kafasının içindeki bin tilki aynı anda kıpırdanmaya başladı, heyecanla. Titrek bir lambanın yandığı apartman boşluğunda, merdivenlere doğru yürürken, zihninden hızlıca Oylum planını geçirdi, sil baştan. Merdivenleri ritmik bir şekilde inerken gözlerinden birkaç gölge geçti. Daha evvel yaptığı detaylı ve en çok kozasının güvenliğini önemsediği planı silip atmıştı. Daha hızlı, daha etkili ve daha cesur yeni bir plan kurdu, dakikalar içinde. Tilkileri için birkaç dakika yeterliydi, daha apartmanın ağır demir kapısını açıp kendini temiz havaya atmadan karar vermişti her şeye. Tilkilerden gelen, küçük bir hoş geldin hediyesi…
Saatine baktı. Yedi olmak üzereydi. Oylum’a e-posta atması için bir saati kalmıştı yalnızca… Aklına gelen yeni adım üzerine güldü, alaycı ve küstah ifadesiyle. Heyecanla hızlanan adımları, karanlık sokağın sonunda kayboldu.

Yorumlar

Yorum yapmak için giriş yapın.

02.04.2026
Devam edecek mi ya lütfen ya etsin 2 gundr aklımda uyuyamiyom
eve gelmesi riskli değil mi?!?!?
kçm'de bir sahne vardı.. mutlu ve normal bir hayatın hayalini kurarkarken özgür "Sen küveti yok diye üzülürsün ben balkonu yok diye" şimdi anlıyorum.. yosun özgür'ü küvette görmeyi seviyordu, özgür ise onu balkonda.. ikisi de birbirlerini güzel gördükleri yerlerin olmasını istiyorlardı..
özgür hep onu canavara dönüşmesini engelleyen kişinin yosun olduğunu söylerdi. Bu ayrılıkta yosun iyileşecek evet ama ya özgür? ya yosun iyileştiğinde ortada bir özgür olmazsa? bu kitabın mutlu son olmasını o kadar istiyorum ki ama içimdeki ufacık his onların mutsuzluk içine hapis olacağını söylüyor. onlara mutsuzluk yakışıyor sanki.. mutluluk çok büyük gelir..
14.01.2026
Ben şu an 1. kitabı baştan okuyorum ve zaman kavramını yitirdim. 2009'da Özgür ve pınar kaçıyor müdürün dediğine göre lise son bu da 17 yaşına gelir ama Özgür 95 doğumlu 14 yaşında yapıyor 14 yaşında nasıl lise son bu çocuk? Kafayı yiycem ilk okuduğumda hiç takılmamıştım ya da ben mi hatalıyım bilmiyorum ama 3. kitabı bugün aldım ve daha iyi anlayabilmek için ilk iki kitabı bastan okuyup devam edicem ama bu zaman kavramı olayı beni çıldırtıyor. İlk kiyqoga Balık'ın 21 yaşında olduğunu biliyorum sadecw HELP YA
13.01.2026
Kitap burada bitiyor mu devamı var mı
"Öyle romantik bir şey değildi
bizim için yan yana uyumak. Bazen ben ruhumu yorgan yapıyordum ona
o uyurken, bazen o kâbuslarımdan kurtarıyordu beni tilkilerini salarak
zihnimin derinlerine...
Bazen yastık oluyordu göğsünün soluyla, bazen
sadece kendi... Kendi olunca her şeydi ya zaten. Ne güzeldik işte o zamanlar...."
"Bana göre
insanlar çirkin, bir tek Özgür güzeldi. "
"Bazen insan iyileşmek istemez çünkü içindeki acı sevdiğinden kalan son hatıradır" sözleri geldi aklıma...
"Dağınık saçlı bi adam... Dağınık bir zihin... Dağınık ev... Dağınık bir görünüş... Dağınık duygular... Özgür'e dair herşey dağınıktı."
"Sen bana benziyorsun. Sen benim bastırıdğım çaresiz yanımsın..."
Ah Özgür...
"Keşke birlikte delrisek"
"Keşke birlikte yitirsek..."
"Yanında sürekli üşüdüğüm adam... Senin kalbinin buz tuttuğu bir evrende, ısınmak istemiyorum"
Diyen Yosun, şimdi o kalbin buz tutmasına bizzat sebep oldu🥺

Evet memur bey bu kitap
"Kocaman adımlarla yürürdü hep. Ama yanında yürüyeyim isterdi. Hep giderdi benden. Sonra koşarak geri gelirdi. İçten gülmezdi pek. Ama ben hep güleyim isterdi. Git-gellerini sevdiğim adam."🐟
"Birleri öldü, toprağın altına gömdüler.
Ben doğdum, torpağın üstüne gömüldüm."
"Sık sık içini çekerek beni izlerdi. Ama bilmezdi ki, içine beni çektiğini...
Bilmezdi, o her iç çekişinde benim ona biraz daha çekildiğimi.
Bilmezdi hiç, omuzları düştüğünde bile zihnimdeki yansımasının can çekiştiğini..."
"Bizim mabedimiz... Birbirimize ruhlarımızı açtığımız yer. Acılarımı sardığım saçlarımı sürekli kestiği, ıslak bedenlerimizle kupkuru, çirkin acılarımızdan uzaklaştığımız mabedimiz..."
"O, sevdiği kadınlara dokunamayan erkeklerdendi. "
Aklıma, Levent'in düğününü bastıkları gün geldi...
Yosun'un ' bana kırmızı yerlerini göster' dedikten sonra Özgür'ün onu öpmesi...

" İşte kırmızı renk burası, kırmızı basit der
gibiydi. Daha önceki sarı ışık benzeri öpücükleri gibi değildi yani" demesi...
Ağlicam, çok seviyorum onları😭
"Sık sık uykumdan uyanıp onu izlerdim. Bilmediğim acılarını da, o
sıralarda dinlerdim zaten. Uyurken sayıklayan tiplerdendi. Ama ne
zaman avuç içlerim yanağına değse, dünyadaki en güzel gülümsemeyi yüzüne yerleştirip uykusuna rahatça devam ederdi."
"Ne güzel bir tablo olurdu ondan, çizseydi eğer azıcık duyguları olan bir ressam..."
"Yalanlarıma sürekli inanırdı.
Balıktı çünkü o. Ne dersem diyeyim, inanması gereken, aptal bir
balıktı. Gitsem bile, geri geldiğimde bana olan öfkesini otuz saniyede
unutması gereken, turuncu bir balık... Her otuz saniyede bir bana tekrar tekrar âşık olması gereken, küçük balık... Ama atladığı bir şey vardı. O
balıksa bile, ben okyanustum.

Ve okyanusların dalgaları ne kadar uzağa gitse de, mutlaka geri dönerdi."
"Hızlı yürüyemez, bir adım gerimde kalırdı. Küçük adımlarla, aramızdaki binlerce kilometrelik mesafeyi kapatmaya çalışırdı. Ne güzeldi o anlarda... Ne ben yavaşlardım ne o koşardı..."
Hiçbir şey söylemeden havluyla vücudumu kurulamaya başladı. Kendisi ıslak değilmiş gibi... Kirli su ona yakışıyormuş gibi..."
Kibrit çöpü mezarlığı...
"sorun yok. Alışıktır o"
"Acıya alışık olması, acımadığı anlamına gelmez. Sadece acısını belli etmemeyi iyi bildiği anlamına gelir. "
Özgür: "Karada yaşayan ama ölümden korkmayan bir balık"
Yosun: " Karada yaşayan, Okyanusa aşık bir balık"
Bay K.'nin de söylediği bir replik vardı Yosun'a;
"Özgür yokken tüm suların kirli tüm düşüncelerin gibi... Okyanus uzakta diye hakettiğin şey bu kirli su mu?"...
Ben bu detayların hastasıyım 😭
Özgür'ün mektubu aklıma geldi...
"Dudaklarının kenarında, güneş ışığı vardı sanki. Yana kırılınca, elmacık kemiklerinde en güzel gün doğumu yaşanırdı"
~ ÖFA
27.12.2025
yeni bölüm kaç günde bir geliyor
18.12.2025
keske yosun bu guzel detaylarla sevildigini bilebilseydi, keske bu kadar gec kalmasaydin..
18.12.2025
"inatci askini da zehirledim.." gebertti beni
18.12.2025
Hadi hayırlı olsun. Bakalım şimdi ne tür belaya bulaşıcak
18.12.2025
Yık aşko yık. Bi sen kalmıştın sende yık😪
18.12.2025
Bi git tamam, yine psikolojisini bozma adamın git
18.12.2025
Tamam 17 yaşındaki zorba Özgür git git kış kışş. Anladık tehlikesin tehlikenin içinden geldin tamam git şimdi
18.12.2025
17 yaşlı Özgür, gitsene artık. Ne tür psikopat çıktınız siz böylee
18.12.2025
Kavga etmeyin beylerr sakinn hajalslsmsm
18.12.2025
Hem kitap okuyup, hem psikoloji öğreniyoruz ohh miss💅 Kraliçe Büşş yine şaşırttdııı💜
18.12.2025
İnsan kendi zihninde kaybolmadan büyüyemiyor. Kendiyle dalga geçmeden olgunlasamıyor dimi Özgür? :)
18.12.2025
İlk defa, bu denli acı çeken Özgür gördüm. Hiç alışık değilim kii🥲
11.12.2025
Derste okuyorum aferin bana ağlatmayın beni
11.12.2025
Sigara içmeyen ben Özgür gibi bir sigara yakacağım şimdi
11.12.2025
özgürün içine 17 yaşındaki özgür kaçtı
11.12.2025
17 yaşında özgür zorbaların efendisi kcmvöb
11.12.2025
özgürün bunları yosun için hissetmesi acı çekmesi çok garip değil mi ya pınar için hissetmesi ayrıydı da onu bu şekil okumaya alışkın değilim
11.12.2025
özgürün yosun için ağladığımı okumakta varmış... asla inanmazdım okurken bile bi acaba mı diyorum anılın rüyası falan olabilir bu yosunun bile değil öyle imkansız fmvmvm
11.12.2025
ilk defa aşık özgürü okumuyoruz ama ilk defa yosuna aşık (?) özgürü okuyoruz o yüzden şok oluyorum hep okurken
11.12.2025
kitaptan okudum ama yine buradan da okuyim dedim
11.12.2025
delirmemek için senin aklına sığındım saklasana beni orda diyen özgürdenn buraya
özgür senin bi ortan yok mu yavrucum
tum seride en sevdigim yerler kuvet sahneleri
yaa kiyamam
birazda sen cek ozgurum
boyle sevilmek cok guzel be
"o kadar anlamamışlar ki seni bu yaşına kadar diline dolanmış" MAZİ OKYANUSUNA KAPILDIM
cok korktum giyemeyecek diye
sanırım ben ilk tanıştıkları zamanları özlemişim
aşık özgürü okumaktan daha garip bir şey varsa o da aşk acısı çeken özgürü okumaktir
okyanus cayır cayır yanıyor, hissediyor musun balık?
10.12.2025
Ergen Özgür>>>
10.12.2025
Yosun olsa pansuman yapardı(
10.12.2025
Sadece 22'lerde ağlayan Özgürü böyle görmek beni 40 yerimden bıçakladı
10.12.2025
Mabetleri)
10.12.2025
Özgüre aşk acısı çektiren hayat..
10.12.2025
Banyo demesek.. zaten kendime zor geldim. Tekrar ağlamak istemem
10.12.2025
Herkes birgün eve geri döner
10.12.2025
Yosunla ne kadar da benzer yönlerimiz var)
10.12.2025
Çöp konteyneri ile konuşan Özgür mü ? Nee
10.12.2025
Ama kaybettin..
10.12.2025
Ne güzel cümlee🫠🫠
10.12.2025
Ben bu elemana üzülüyorum ya
10.12.2025
Hayırr datanamıyorum.. çok acı veriyor bu bölüm
10.12.2025
Seven, sevdiğine benzermişş
10.12.2025
Ne kadar Yosuna benzemişş🥲🫠
İşte şimdi yandık
10.12.2025
Roller değişmiş
10.12.2025
Her aşık olduğunda canının bu kadar acıması, canımı acıttı Özgür
10.12.2025
Özgür nolur ağlama... buna kalbim dayanmazz
10.12.2025
Aşk nelere kadirr
10.12.2025
Kıyamam sanaa😩
10.12.2025
Kadere de aşk olsun.. yazdi kavuşturmadi
10.12.2025
Güneş=Yosun
10.12.2025
Kaderimiz de aşık Özgürü okumakta varmışş
10.12.2025
Yosundan kalan tek şey acı olduğu için, onun geçmesini istememesine kalbimi bıraktım🫠🫠
10.12.2025
Bu bölüm beni yine üzüp, ağlatacak anlaşıldı😪
10.12.2025
"Sakin sakin sigarasını içiyordu" (şüpheli)
10.12.2025
Uzun zaman sonra okumak garip hissettirdi🥲🥲
Büşü şimdi Özgür sana musallat olmasın da kime olsun
bu bölüm büşümüzün yazarken özgürleşmekten kafayı yediği bölüm olarak ilan ettim, genç özgür ile baş etmek ne zordur
sen gülünce güller solar gül pembeeee dlvlelckslckekckskd
geçmiş olsun, artık onlar düşünsün
cehennem ateşini yaktı şimdi sıra ateşi harlamada
o eskiye biz deliye döndük diyemiycem özgürün bu halinin ne kadar tehlikeli olduğunu bu tehlikenin nelere maal olduğunu biliyoruz
Hem “özgür” olmuş hem de hiç olamamış…
Özgür’üm ya…
günaydın günü batırmaya yemin etmiş kişi
genç özgür sarıyor ama korkutuyor da ip üstünde cambazı oynatan kişi gibi adeta
Ay ne olursa olsun bu gelinliğin gitmemiş olması beni mutlu etti ya (hala umudum var Yosun’da göreceğimize (Umut fakirin ekmeğidir))
kendini yıkmak ile tehtit etmek de sana yakışırdı askimm benim
genç özgürü anlıyorum ilk kitaptaki özgür ve aşık olan şuanki özgürü kıyaslarken ben bile şaşırıyorum bu çocuğa noldu diye o nasıl şok olmasın
İlk defa okuyacağım niye öyle dediniz ki yine mi yüzümüz gülmüyo 🥲
genç hali şuan ki halini şuanki halı genç halini zavallı sanıyor döngüye bak
10.12.2025
İlk başlarda gerçekten özgüre üzülmüştüm gerçekten aşk acısı çektiğini düşünmüştüm ama son satırlarda klasik özgür olduğunu anladım küstah ve psikopat
ağzı da iyi laf yapıyor keratanın
yav aşık ben şahidim sal artık acı çekicez biz
aslında o zamanlar da aşıktı en çok o halinin anlamasını beklerken karşısına geçip küstahça gülme şoku
ben kendimi o halde görsem salya sümük ağlarim bu çocuk kendini küçümseyip acıyor
küçük hali suanki haline acıyor bu nasıl bir ego sovpepvkslflapmc
bu hali cidden psikopat he
dozunda öfkeye sahip olan özgür yenir yutulur 🤌🏻
aşkım bize sadece kitap okutmuyor aynı zamanda psikolojik derste veriyor spvpelvoskfkwock
Benim geçmiş yaşlarımda yaptığım tavırlara karşı ben
delirmemek için en delidolu özgür olan 17 yaşındaki halini çağırmak cidden tam da Özgürlük hareketler
özgürü yıkıldı sanarsınız bir bakarsınız 17 yaşında ki özgür cenazenizi kıldırıyor
korkuyorum ama bir yandan da genç özgür ile arkadaş olmak istiyorum
yaşça büyük olmasına rağmen 17 yaşındaki halinin talimatına uyması, her yaşta ayrı bir zeki
10.12.2025
O değil de 9.bölümden sonra kitap kapağı daha bi anlamlı geldi :(
çok zeki olduğu için zekası bu halde olmasına tepki mı veriyor yoksa deliriyor mu ikilemindeyim
Anlıyorsun değil mi?
Yosun hep anlaşılmak istemişti, Özgür onu tam anlamıyla anlamaya başlamıştı..
gider misin, ilk defa bu şekilde acı çeken Özgür görüyoruz rahat bırak bizi zaten alışmamıştık bu haline bir de sen geldin
bu hali ile pınara nasıl öyle davranmış kişilik bozukluğu mu ne ise kesin ondan var bizim özgürde
şimdiye kadar okuduğunuz özgürü unutun bizim özgür melek kalıyor bu halinin yanında
özgürü tehlikeli bulurdum ta ki 17 yaşındaki özgürle tanışana kadar
bu çocuk nasıl böyle bir şeyi içinde zapt etmiş çözmüş değilim
geldi ben senden korkuyorum ya
onu sadece ayın 22'lerinde böyle görürdük
10.12.2025
O kadar hızlı aktiki neyi nasıl okudum bilmiyorum ve artık devam gelene kadar kafayı yicem ಥ⁠‿⁠ಥ
aşk acısı çeken Özgür Gencay kolay kolay bulucnacak cinsten değil
mabedimiz banyomuz
10.12.2025
9. bölümden sonra bu bölümü okumak aşırı zordu özgürüm o hayal kırıklığı, ayrılığı kabulleniş, kendiyle kavgası... OF BU ÇOCUK NE ZAMAN MUTLU OLACAK HARAM MI HARAM MI
Artık favori karakterim 17yaşındakizorbaözgür😍😍😍
10.12.2025
tekrar okuyup kendimi korkutacağım
elemanı tertemiz delirttik özgür ve çöp kutusu ile vedalaşmak? asla onluk şeyler değil gitti güzelim çocuk
10.12.2025
gerçekten bu kitap böyle kavuşamayıp ayrı gayrı bitiyor mu ya kitapı almak istiyorum ama korkuyorum da böyle ayrı gayrı bitiyorsa nasıl bir paradoksa soktun bizi eyy yazar???
ve o tek güzel şeyi de kaybetti :(
olsa yamuk bir şekilde gülerdi 😭 gülmeyi bile bilmeyen kız ne kadar saf ve masum
10.12.2025
Aglicam şimdi
hikayemizin başladığı yer kendini avizeye aşmak isteyen bir kız ile hiçbir şeyi umursamayan dağınık saç sanırım onları özledim o hallerini
derince bir nefes alıp devam ediyoruz
tuzlu kokan deniz miydi ,gözyaşı mıydı, yoksa denize karışan gözyaşı mıydı 😔
BURADA BİLE YOSUNA BASMAMAYA ÇALIŞIP ZARAR VERMEMEK İCİN UĞRASİYO KİYAMAM ONA
kızlar travmam tetiklensin istemiyorum yeni okuyanlara kolay gelsin 😔
her adımda yok oluyo eriyip gidiyor yavrum
o sana sen ona dönüştün hep sen mi terk edeceksin kızı biraz da yosun etsin canım yosunum
bu cümle ne böyle, insanı kurşunsuz öldürme yöntemi mi 🥺
yosununa yakışacağını düşündüğü tek gelinliğin ona yük olacağını asla düşünmezdim ah ahhh
ÖZGÜRÜ AĞLATIP SONRA BANA NİYE MUSALLAT OLUYOR DİYORSUN BÜŞÜM OLUR TABİ BKRAZ GÜLDÜR ŞU GARİBAN ÖZGÜRÜ
özgürü ağlarken düşünmek istemiyorum :(
kendini suçluyor aslında hiç özgürlük şeyler değil ama aşk işte nelere kadir
aşkı için cehennem oluşturup oluşturduğu cehennemin kendisini yakması
10.12.2025
İlk kez açık açık özgüre acıdığımı fark ettim ve aslında ne kadar yalnız olduğunu
10.12.2025
Özgürün kafasının içini okumak beni çok yoruyor gerçekten bir tilki 🦊
ne kadar zor ve ağır bir cümle, mutlu olamamak ve bunun farkında olmak
"sakin sakin" sigarasını içiyordu..
şu cümle her yerimden bıçaklıyor beni
tam mutlu da olacaktı aslında ama zalim kader izin vermedi
ikinci kez iki özgür'ü okumanın verdiği zevk ve burukluk..
10.12.2025
Ne kadar iyisin ya sağ ol valla, Allah'ım bu Özgür'ün şerrinden hepimizi korusun...
10.12.2025
Of of Özgür'ün de hataları oldu geçmişte ama ben şuan çok üzülüyorum... Hoş üzülmesem bana da sarabilir bunun tilkileri eyvah
zaten onların payına düşen de hep acı değil miydi, hayellerinde bile ağlayan bir kadın ve onun dağınık saçı
güneşi yosun olarak simgelemek 😭
Bitti ya selam
dalgalarına sahip çıkamayan savrulup giden bir okyanus
tek hissi de onunla gitmişti, yosunla
Genç özgür vs özgür😭
binbir hayelle hayellerini süsleyen kadına aldığı gelinliği :')
10.12.2025
Özgür'ün 17 yaşının alınganlık şaka mı abi yürü git bir sigara iç kendine gel sal çocuğu sana mı aşık olacaktı kendi kendine trip atıyor kral
Kitaptan okuduğum yetmezmiş gibi bir de burdan gelip okuyorum kalbim kırılıyo büşra yılmaz mutlu musun
her şeyi mı vardı yoksa artık hiçbir şeyi mı yoktu.. kaybetmişti belki de pınardan sonra ikinci kez
10.12.2025
Size başarılar
Aşık özgürü okumanın canımı bu kadar acıtacağını düşünmemiştim
10.12.2025
Hiç dayanamıyorum ben
sadece çocuğu değil kendi de ölü gibi oldu yavrum benim
özgürü bir daha böyle okumaya dayanamaya bilirim 🥺
😭😭
başladı benim travma saatleri
10.12.2025
Özgür'ün korktuğu tek şeyin kendisi olması büyüklüğü peki
Bu arada duyuru önceki bölüm kadar olmasa da bu da kırıcı bir bölüm duygusal olanlar kendilerine mendil falan alsınlar
anında buradayım
İtiraf
Özgürün bu repliklerinde hıçkıra hıçkıra ağlamıştım
10.12.2025
Özgür'ün kendine bu kadar ağır konuşması zoruma gidiyor gerçekten, onun da yeniden doğmaya ihtiyacı var beraber çok mu zor olurdu yeniden doğmak bilmiyorum belki de Yosun doğru olanı yaptı ama ben yapamazdım sanırım bunu ona...
Selam yerimizi aldık